Torunlar İçin Yaptığımız Yazlıkta Sessizlik: Bir Annenin İç Sızısı
“Anne, lütfen bu konuyu yine açma. Çocuklar burada gayet mutlu,” dedi kızım Elif, telefonda sesi titreyerek. O an, elimdeki çay bardağına öylece bakakaldım. Bahçedeki salıncaklar rüzgârda hafifçe sallanıyor, ama üstlerinde ne bir çocuk kahkahası ne de ayak sesleri vardı. Oysa geçen yaz, torunlarım Ege ve Defne burada koşuştururken, hayat yeniden başlamış gibiydi. Şimdi ise yazlığımızda sadece sessizlik yankılanıyor.
Her şey bundan iki yıl önce başladı. Eşim Kemal’le emekli olduktan sonra, İstanbul’un gürültüsünden uzaklaşıp Ege’de küçük bir kasabada yazlık yaptırmaya karar verdik. Aslında hayalimiz belliydi: Torunlarımız gelsin, bahçede oynasın, onlara dalından meyve koparıp verelim, akşamları hep birlikte sofraya oturalım… Kendi çocukluğumda annemle babamın köydeki evinde yaşadığım o huzuru, torunlarıma da yaşatmak istedim.
İlk yaz her şey harikaydı. Elif, eşi Murat ve çocuklarla geldi. Ege sabahları horoz sesiyle uyanıp hemen dışarı fırlıyordu. Defne ise bahçedeki çiçekleri sulamaya bayılıyordu. Akşamları mangal yakıyor, eski Türk filmleri izliyorduk. O anlarda içim öyle bir huzurla doluyordu ki… Ama sonra, Elif’in yüzünde bir gölge belirdi. Bir akşam sofrada, Murat’ın sessizce telefonuna gömülmesi, Elif’in ise dalgın bakışlarla uzaklara bakması dikkatimi çekti.
Bir gece Elif’le mutfakta yalnız kaldık. “Anne,” dedi usulca, “Baba bazen çok karışıyor çocuklara. Ege’ye bağırdı bugün, çok üzüldüm.” O an içim cız etti. Kemal’in torunlara karşı biraz sert olabildiğini biliyordum ama niyeti kötü değildi ki! Sadece onların zarar görmesini istemiyordu. “Kızım,” dedim, “Baban öyle biri değil, sadece endişeleniyor.” Ama Elif’in gözleri doldu: “Anne, ben kendi çocukluğumda da hep böyle hissettim. Hep bir şeyleri yanlış yapıyormuşum gibi…”
O gece uyuyamadım. Geçmişte Elif’e de fazla baskı yapmış mıydık? Onu anlamadan, sadece kendi doğrularımızı mı dayatmıştık? Sabah Kemal’le konuştum. “Biraz daha yumuşak olalım,” dedim. O ise alındı: “Benim torunlarım şımarık mı olsun istiyorsun?”
O yazın sonunda Elif’ler döndü. Sonraki yaz defalarca aradım: “Ne zaman geliyorsunuz?” Hep bir bahane buldular. Murat’ın işi yoğunmuş, çocukların kursu varmış… Sonunda Elif telefonda açıkça söyledi: “Anne, çocuklar burada alıştılar. Murat da pek gelmek istemiyor.”
İçimde bir boşluk oluştu. Bahçedeki salıncaklar boş kaldı. Her sabah kahvaltı sofrasını dört kişilik kurup sonra iki kişilik toplamak… Akşamları televizyonun karşısında sessizce oturmak… Kemal ise içine kapandı. Bazen sinirlenip “Onlar kaybeder!” diyor ama gözlerinde özlemi görüyorum.
Bir gün dayanamadım, İstanbul’a gittim. Kapıyı Defne açtı: “Babaanne!” diye boynuma sarıldı. Ege ise bilgisayar başında oyun oynuyordu. Elif mutfakta telaşla yemek hazırlıyordu. “Kızım,” dedim, “Neden gelmiyorsunuz? Ne yaptık biz size?” Elif gözlerini kaçırdı: “Anne, burada herkesin düzeni var artık. Çocuklar arkadaşlarını bırakmak istemiyor.”
O akşam sofrada Murat’la da konuştum. “Bak oğlum,” dedim, “Biz sizi özlüyoruz.” Murat başını eğdi: “Teyzemler de Bodrum’da yazlık aldı, oraya gidiyoruz genelde…” İçimde bir kıskançlık dalgası yükseldi ama belli etmedim.
Gece Elif’le baş başa kaldık. Gözleri doldu: “Anne, babam çocuklara bağırınca Ege çok üzülüyor. Ben de arada kalıyorum. Sanki kendi çocukluğumda yaşadığım baskıyı şimdi oğlum yaşıyor gibi…”
O an anladım ki mesele sadece yazlık değildi; yıllardır süren bir kuşak çatışmasıydı bu. Biz kendi doğrularımızı dayatırken, onların ihtiyaçlarını görememiştik belki de…
İstanbul’dan dönerken otobüste ağladım. Kemal’e anlatamadım; o hâlâ kızgın ve kırgın. Şimdi yazlıkta her sabah bahçeye çıkıp salıncaklara bakıyorum. Belki bir gün yine gelirler diye umut ediyorum.
Bazen düşünüyorum: Biz mi çok müdahaleci olduk? Yoksa yeni nesil mi fazla hassas? Torun sevgisiyle yapılan fedakârlıklar neden bazen karşılıksız kalıyor? Sizce nerede hata yaptık?