Bekle Beni, Anne: Bir Sabahın Sessizliğinde
“Bekle beni, anne… Birazdan döneceğim,” dedim ama sesim titredi. Annem, sabahın serinliğinde, ince yemenisini omzuna almış, çıplak ayaklarıyla taşlı avluda duruyordu. Gözleriyle bana bakarken, sanki yıllardır içimde biriken her şeyi görüyordu. O an, güneş henüz doğmamıştı ama içimdeki fırtına çoktan başlamıştı.
Babamı kaybettiğimiz o geceyi hatırlıyorum. Yıl 2001’di. Deprem olmuştu, köyümüzün yarısı yıkılmıştı. Babam enkaz altında kalmıştı. Annem o günden beri bir daha tam anlamıyla gülmedi. Ben ise on altı yaşında, bir gecede büyümek zorunda kaldım. O günden sonra annem bana hem ana hem baba oldu ama aynı zamanda bana babamın eksikliğini de yükledi. “Sen artık evin erkeğisin,” dediğinde, omuzlarımda hissettiğim ağırlık neredeyse nefesimi kesiyordu.
Yıllar geçti. Üniversiteyi kazanamadım. İstanbul’a gidip inşaatlarda çalıştım. Her ay az çok ne kazanırsam anneme gönderdim. Ama her dönüşümde gözlerinde aynı hayal kırıklığını gördüm. Sanki ben başka bir hayat seçseydim, babam geri gelecekmiş gibi…
O sabah, annem yanıma geldiğinde, içimdeki bütün kırgınlıklar bir anda yüzeye çıktı. “Oğlum,” dedi, sesi kısık ve yorgundu, “bu evde bir tek sen varsın bana kalan. Kardeşlerin gitti, dönmediler. Ben de yaşlandım artık.”
“Anne,” dedim, “ben de yoruldum. Herkesin yükünü taşımaktan, senin beklentilerini karşılamaya çalışmaktan yoruldum.”
Bir an sessizlik oldu. Sadece uzaktan köyün horozları öttü. Annem başını eğdi, gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Ben de yoruldum oğlum,” dedi. “Ama başka çaremiz var mı?”
İşte o an, içimde yıllardır bastırdığım öfke ve çaresizlik patladı. “Neden hep ben?” diye bağırdım. “Neden kardeşlerim kaçıp gitti de ben burada kaldım? Neden senin gözünde hep eksik kaldım?”
Annem bana baktı, gözleriyle geçmişin bütün acılarını anlattı sanki. “Çünkü sen gitmedin,” dedi sadece.
O an anladım ki, annem de benim kadar yalnızdı. Babamı kaybettiğimizden beri ikimiz de birbirimizin yarasını taşıyorduk ama bunu hiç konuşmamıştık.
Köyde hayat kolay değildi. Komşular sürekli konuşurdu: “Ayşe’nin oğlu hâlâ evlenmedi,” derlerdi. “İstanbul’a gidip ne yaptı ki?” Annem bu lafları duydukça içine kapanırdı. Ben ise her dönüşümde biraz daha eksilirdim.
Bir gün İstanbul’da çalışırken bir kaza geçirdim. Sol elimde iki parmağımı kaybettim. O gün hastanede annemi aradığımda sesi titriyordu: “Oğlum, başına bir şey gelirse ben ne yaparım?”
İşte o günden sonra köye geri döndüm. Ama döndüğümde her şey değişmişti. Kardeşlerimden haber yoktu, ev harabeye dönmüştü. Annem ise yaşlanmıştı; saçları bembeyaz olmuştu.
O sabah annemle yüzleşmemizden sonra uzun süre konuşmadık. Akşam olunca sofrayı birlikte kurduk. Annem çorba koyarken elini tuttuğumda ellerinin ne kadar ince ve titrek olduğunu fark ettim.
“Anne,” dedim sessizce, “ben de korkuyorum. Hayatın bu kadar ağır olmasından korkuyorum.”
Annem gözlerimin içine baktı ve ilk defa bana sarıldı. “Ben de oğlum,” dedi, “ben de korkuyorum.”
O gece uzun uzun düşündüm. Hayatımız boyunca birbirimize yük olduğumuzu sanmıştık ama aslında birbirimizin tek dayanağıydık.
Ertesi sabah köy kahvesine gittim. Herkes yine konuşuyordu: “Ayşe’nin oğlu geri dönmüş,” diyorlardı bu kez. Umursamadım. Çünkü artık biliyordum ki başkalarının ne dediği değil, annemin ve benim ne hissettiğimiz önemliydi.
Yıllar sonra kardeşlerimden biri aradı; Almanya’dan dönmek istiyormuş ama cesaret edemiyormuş. Annem telefonda ağladı: “Oğlum, hepiniz benim evladımsınız ama en çok yanında olanıma muhtacım.”
Şimdi her sabah güneş doğarken avluda oturuyoruz annemle. Bazen konuşuyoruz, bazen sadece susuyoruz ama artık birbirimizi anlıyoruz.
Hayat bazen insanı en sevdiklerine karşı bile kırgın bırakıyor ama belki de en büyük güçlük, o kırgınlıkların içinde sevgiyi bulabilmekte…
Siz hiç annenize ya da babanıza söyleyemediklerinizle yaşadınız mı? Ya da ailenizin beklentileri altında ezildiğiniz oldu mu?