Ayrı Evlerde Yaşamak: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Zehra, bence bir süre ayrı evlerde yaşamalıyız.”
Bu cümle, akşam yemeğinde masanın ortasına bırakılmış bir bomba gibi patladı. Elimdeki çatal titredi, pilav taneleri tabağıma düştü. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Kocam Murat’ın gözlerinde alışık olduğum sıcaklık yoktu; sanki başka bir adamdı karşımda oturan. “Ne demek istiyorsun Murat?” dedim, sesim çatallandı. O ise gözlerini kaçırdı, “Bilmiyorum Zehra, son zamanlarda çok değiştin. Evde huzur yok. Belki biraz ayrı kalırsak… Her şey düzelir.”
O an, üç yıl önceki Zehra’yı hatırladım. Evliliğimizin ilk günlerinde Murat’ın ısrarıyla işimden ayrılmıştım. “Evimizde sıcak yemek olsun, çocuklarımız olursa onlarla ilgilenirsin,” demişti. Ben de ona güvenip, hayallerimi bir kenara bırakmıştım. Başlarda her şey güzeldi; ev tertemiz, yemekler mis gibi kokuyordu. Annem arada bir arayıp, “Kızım, kendi ayaklarının üzerinde durmayı unutma,” derdi ama ben mutluydum.
Ama zamanla evin duvarları üstüme üstüme gelmeye başladı. Sabahları Murat işe giderken kapıda el sallıyor, ardından sessizlikle baş başa kalıyordum. Komşu kadınlar balkonlardan dedikodu yaparken ben pencereden dışarı bakıyordum. Bir gün aynada kendime baktım ve gözlerimdeki ışığın sönmeye başladığını fark ettim.
Bir sabah, eski iş arkadaşım Elif aradı. “Zehra, bizim şirkette bir pozisyon açıldı. Yeniden başlamak ister misin?” dediğinde içimde bir kıvılcım yandı. Murat’a danışmadan kabul ettim. O akşam ona söylediğimde yüzü asıldı. “Evde kim ilgilenecek? Ben işten gelince sıcak yemek bulamayacak mıyım?” dedi. “Murat, ben de insanım. Benim de hayallerim var,” dedim ama sesim çok cılız çıktı.
İşe başladığım ilk günlerde kendimi yeniden bulmuş gibi hissettim. Sabahları hazırlanıp evden çıkmak, insanlarla konuşmak bana iyi geliyordu. Ama evde işler değişmişti; yemekler geç pişiyor, çamaşırlar birikiyordu. Murat ise her fırsatta surat asıyor, “Eskiden böyle değildi,” diyordu.
Bir akşam eve geç kaldım. Murat kapıda bekliyordu, yüzü öfkeyle doluydu. “Bu mu senin yeni hayatın? Ben eve gelince kimse yok! Böyle mi olacaktı?” diye bağırdı. O an içimde bir şeyler koptu. “Ben de yoruluyorum Murat! Sadece senin değil, benim de hayatım var!” dedim ama o duymak istemedi.
Günler geçtikçe aramızdaki mesafe büyüdü. Annem arayıp, “Kızım, evlilik fedakarlık ister,” dediğinde gözlerim doldu. Fedakarlık hep benden mi olmalıydı? Bir gece Murat’la tartışırken, “Sen değiştin Zehra! Eskisi gibi değilsin!” dediğinde sustum. Çünkü haklıydı; değişmiştim. Artık sadece bir eş ya da anne adayı değil, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir kadındım.
Ve işte o akşam… Murat’ın ayrı evlerde yaşamayı teklif ettiği o akşam…
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yastığım gözyaşlarımla ıslandı. Sabah olduğunda annemi aradım. “Anne, Murat ayrı yaşamak istiyor,” dedim titrek bir sesle. Annem uzun süre sessiz kaldı sonra, “Kızım, bazen insanlar birbirini kaybetmeden değerini anlamaz,” dedi.
Murat eşyalarını topladı ve annesinin evine gitti. Evde tek başıma kaldım. İlk günler çok zordu; her köşe Murat’ı hatırlatıyordu. Ama zamanla yalnızlığa alıştım. İşe daha çok sarıldım, Elif’le kahve içmeye başladık. Bir gün aynada kendime baktım ve gözlerimdeki ışığın geri geldiğini gördüm.
Ama toplumun baskısı peşimi bırakmadı. Komşular fısıldaşıyor, “Zehra’yı kocası terk etti,” diyorlardı. Annem ise her aradığında barışmam için baskı yapıyordu. Bir gün babam aradı; sesi yorgundu: “Kızım, insanlar ne der diye düşünme ama kalbini de dinle.”
Bir akşam Murat aradı; buluşmak istediğini söyledi. Parkta buluştuk. Yüzü solgundu, gözleri yorgundu.
“Murat… Neden böyle oldu?”
“Bilmiyorum Zehra… Sen değiştin, ben de değiştim belki… Ama seni kaybetmek istemiyorum.”
“Ben de seni kaybetmek istemedim Murat… Ama ben de var olmak istiyorum.”
Uzun uzun konuştuk o gece; geçmişi, hatalarımızı… Murat ilk kez beni gerçekten dinledi.
Şimdi ayrı evlerde yaşıyoruz ama birbirimizi yeniden tanıyoruz. Belki bir gün yeniden aynı evde oluruz; belki de yollarımız tamamen ayrılır… Ama artık biliyorum ki kendi hayatımı yaşamak zorundayım.
Bazen düşünüyorum: Bir kadının mutluluğu neden hep başkalarının mutluluğuna bağlı olmak zorunda? Sizce de öyle mi? Yoksa kendi yolumuzu çizmek için cesaret etmek mi gerekir?