Beklenmeyen Prens: Zeynep ve Emre’nin Hikayesi
“Zeynep, senin gibi bir kızın onunla ne işi var?” Annemin sesi, mutfakta yankılandı. Ellerim titreyerek çay bardağını tepsiye bırakırken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. O an, Emre’nin bana ilk kez “seni seviyorum” dediği geceyi hatırladım; o gece, yıldızlar bile bana gülümsüyordu sanki. Şimdi ise, her şey karanlığa gömülmüş gibiydi.
Emre’yi ilk kez mahalleye döndüğünde gördüm. Askerden yeni gelmişti; herkes onun etrafında pervane oluyordu. Uzun boyu, atletik vücudu ve o meşhur yeşil gözleriyle mahalledeki tüm kızların hayallerini süslüyordu. Ben ise sıradan bir kızdım; açık kumral saçlarım, ince yapım ve utangaç gülüşümle kalabalıkta kaybolurdum genelde. Ama Emre, bir gün bakkalda karşıma çıkıp “Senin adın Zeynep değil mi?” dediğinde, kalbim yerinden fırlayacak sandım.
O günden sonra her şey hızla gelişti. Emre’nin ilgisi üzerimdeydi; bana kendimi özel hissettiriyordu. Arkadaşlarım bile şaşkındı: “Zeynep, Emre seni gerçekten seviyor mu?” diye soruyorlardı. Ben ise ona körü körüne inanıyordum. Annem başta olmak üzere ailem, Emre’ye mesafeli yaklaşıyordu. Babam bir akşam sofrada, “O çocukta bir tuhaflık var,” dediğinde, sinirlenip sofradan kalkmıştım. Oysa ben Emre’nin yanında kendimi bir masalın başrolü gibi hissediyordum.
İlk aylar rüya gibiydi. Emre beni sinemaya götürüyor, sahilde yürüyüşler yapıyor, bana şiirler okuyordu. Bir gün Kadıköy’de bir kafede otururken elimi tuttu ve “Seninle bir ömür geçirebilirim,” dedi. O an gözlerim doldu; çünkü ilk kez biri bana bu kadar değerli olduğumu hissettirmişti.
Ama zamanla Emre’nin gölgeleri ortaya çıkmaya başladı. Telefonlarıma geç cevap veriyor, bazı geceler ortadan kayboluyordu. Sorduğumda ise “Arkadaşlarla takıldım,” deyip geçiştiriyordu. İçimde bir huzursuzluk büyüyordu ama ona güvenmek istiyordum. Bir gece, telefonunda başka bir kızdan gelen mesajı gördüm: “Dün gece çok güzeldi.” O an dünyam başıma yıkıldı.
Emre’yle yüzleştiğimde gözlerini kaçırdı: “Zeynep, yanlış anladın. O sadece eski bir arkadaşım.” Ama içimdeki ses bana yalan söylediğini fısıldıyordu. O gece sabaha kadar ağladım; annem odama gelip saçlarımı okşadı: “Kızım, bazen insanlar göründüğü gibi değildir.”
Yine de Emre’den kopamadım. O bana döndüğünde, özür dilediğinde, kalbim yumuşuyordu. Ailem ise her geçen gün daha çok endişeleniyordu. Bir akşam babam kapımı çalıp oturdu yanıma: “Zeynep, bu çocuk seni üzmekten başka ne yaptı? Senin gözlerin eskisi gibi parlamıyor.”
Emre’yle aramızdaki iniş çıkışlar devam etti. Bir gün birlikte evlilikten bahsettik; o an içimde bir umut filizlendi. Ama sonra öğrendim ki Emre’nin ailesi beni istemiyormuş; annesi başka bir kızı uygun görüyormuş ona. Bunu duyduğumda içimdeki tüm hayaller yıkıldı. Emre ise “Ben seni seçtim,” dedi ama ailesinin baskısı altında eziliyordu.
Bir gün Emre’yi başka bir kızla el ele gördüm; göz göze geldiğimizde başını eğdi. O an içimdeki tüm sevgi öfkeye dönüştü. Eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı; gözlerimden yaşlar süzülürken sarıldım ona: “Anne, ben çok yoruldum.”
Aylarca kendimi toparlayamadım. Mahallede herkes konuşuyordu: “Zeynep’in aşkı da hüsranla bitti.” Arkadaşlarım yanımda olmaya çalıştı ama ben kimseye güvenemiyordum artık. Bir gün eski defterlerimi karıştırırken Emre’nin bana yazdığı küçük notu buldum: “Sen benim mucizemsin.” Gözyaşlarımı tutamadım; çünkü o mucizeye en çok ben inanmıştım.
Zamanla yaralarım kabuk bağladı. Üniversiteye başladım, yeni insanlarla tanıştım ama kalbimde hep bir korku vardı: Ya yine kandırılırsam? Annem bir gün yanıma oturup elimi tuttu: “Kızım, hayat bazen bize yanlış insanları getirir ki doğruyu bulduğumuzda kıymetini bilelim.”
Şimdi geriye dönüp baktığımda, Emre’nin bana sunduğu masalın aslında bir kabustan ibaret olduğunu görüyorum. Ama belki de büyümek böyle bir şeydir: Hayal kırıklıklarıyla güçlenmek, yeniden ayağa kalkmak…
Siz hiç hayallerinizin kahramanının aslında en büyük hayal kırıklığınız olduğunu fark ettiniz mi? Sevgiyle kandırıldığınız oldu mu? Yorumlarda paylaşır mısınız?