Bir Dilim Peynirin Ardında Kalan Hayatlar

“Nerede senin küçüklerin bakımı? Kim izin verdi onlara peyniri almaya? Onu annem için saklamıştım!” diye bağırdı ablam, mutfağın ortasında elleriyle tezgâha vururken. O an, zaman bir anlığına durdu sanki. Annemin yorgun bakışlarıyla göz göze geldim; gözlerinde hem suçluluk hem de çaresizlik vardı. Ben ise elimdeki ekmek parçasına bakıyordum, üstünde incecik bir peynir dilimi… O peyniri ben almamıştım ama suçlu gibi hissediyordum.

O gün, çocukluğumun en derin yaralarından birini yeniden hissettim. Bizim evde erkek çocuklar doğduğunda herkes sevinirdi; dedem, babam, hatta komşular bile. Ama ben ve ablam doğduğumuzda, annemin gözlerinde bir burukluk olurdu. Sanki dünyaya gelişimizle ona yük olmuşuz gibi… Annem hep sessizdi, babam ise sert ve mesafeli. “Kız kısmı çok konuşmaz,” derdi babam, sofrada bile fazla konuşmamıza izin vermezdi.

O günkü kavganın sebebi basitti: Annem maaşını yeni almıştı ve marketten azıcık peynir getirmişti. O peyniri annem için saklamıştık çünkü annem kendine hiçbir zaman bir şey ayırmazdı. Her zaman önce babama, sonra erkek kardeşlerime verir, en son kalan kırıntıları kendine bırakırdı. Ablamla ben bunu fark etmiştik ve anneme küçük bir sürpriz yapmak istemiştik. Ama o sabah, küçük kardeşlerim peynirin yerini bulup yemişlerdi.

Ablamın sesiyle irkildim: “Sen neredeydin? Neden dikkat etmedin?”

“Ben… Ben sadece beş dakika dışarı çıktım. Zeynep’i uyandırdım, sonra geldim…” dedim kısık bir sesle.

Ablam gözlerini devirdi: “Her zaman böylesin! Hiçbir şeyi beceremiyorsun!”

Annem araya girdi: “Yeter kızlar… Kavga etmeyin. Peynirin önemi yok.”

Ama biliyordum ki önemi vardı. O peynir, annemin kendine ayırdığı nadir şeylerden biriydi. Ve yine ona kalmamıştı.

O günün akşamı, sofrada sessizlik hakimdi. Babam her zamanki gibi ilk lokmasını aldıktan sonra başını kaldırmadan konuştu: “Kızlar, sofrada sessizlik. Erkekler konuşacaksa konuşur.”

Küçük kardeşim Mehmet, ağzı dolu dolu konuşmaya başladı: “Anne, yarın bana tost yapar mısın? Peynirli olsun.”

Ablam gözlerini bana çevirdi; ikimiz de aynı şeyi düşündük: Evde peynir kalmamıştı.

O gece ablamla odada baş başa kaldığımızda, gözleri dolmuştu. “Biliyor musun Elif,” dedi, “Bazen keşke erkek olsaydık diyorum. O zaman belki annem de bizimle gurur duyardı.”

Bir süre sessiz kaldım. Sonra fısıldadım: “Ama ben annemin gözlerinde hep bir sevgi görüyorum. Sadece… Sanki o sevgiyi göstermeye hakkı yokmuş gibi davranıyor.”

Ablam başını salladı: “Çünkü ona da öyle öğretmişler. Kızlar sessiz olurmuş, kızlar fedakâr olurmuş… Ama neden hep bizden bekleniyor bu?”

O gece uyuyamadım. Annemin odasına gizlice baktım; yatağında oturmuş, elleriyle başını tutuyordu. Yavaşça yanına gittim.

“Anne… Üzgünüm. Peynir…”

Annem başını kaldırdı, gülümsedi ama gözleri doluydu: “Kızım, önemli değil. Siz sağ olun yeter.”

Ama biliyordum ki önemliydi. Annem de biliyordu.

Ertesi sabah okula giderken yolda düşündüm: Bizim evde kız olmak neden bu kadar zordu? Neden hep ikinci planda kalıyorduk? Okulda da aynıydı aslında; erkekler top oynarken biz kenarda otururduk. Öğretmen bile bazen “Kızlar sessiz olun” derdi.

Bir gün okuldan eve döndüğümde annemi mutfakta ağlarken buldum. Babam işten erken gelmişti ve evdeki eksikleri sayıp dökmüştü: “Evde doğru düzgün yemek yok! Her şey eksik! Sen ne işe yararsın?”

Annem hiçbir şey demedi, sadece başını eğdi. O an içimde bir öfke patladı. Babama bağırmak istedim ama korktum. Sadece odama koştum ve yastığa sarılıp ağladım.

Ablam yanıma geldi, saçımı okşadı: “Biliyor musun Elif, büyüyünce buradan gideceğim. Kendi hayatımı kuracağım. Kimseye boyun eğmeyeceğim.”

Ona sarıldım: “Ben de…”

Yıllar geçti, ablam üniversiteyi kazanıp başka şehre gitti. Evdeki yük bana kaldı; küçük kardeşlerime bakmak, anneme yardım etmek… Babam daha da sertleşti sanki; ablamın gidişini bir ihanet gibi gördü.

Bir akşam sofrada yine aynı konu açıldı:

“Bak Elif,” dedi babam, “Sen de ablan gibi olma! Kız kısmı evinden ayrılmaz!”

Annem gözlerini kaçırdı; ben ise içimdeki isyanı bastırmaya çalıştım.

Geceleri defterime yazılar yazmaya başladım; hislerimi, hayallerimi… Bir gün öğretmenim yazılarımı fark etti ve bana cesaret verdi: “Elif, senin kalemin çok güçlü. Yazmaya devam et!”

O gün ilk defa kendimi değerli hissettim.

Ama evde işler değişmedi. Bir gün annem hastalandı; doktora gitmek için para yoktu. Babam yine sinirlendi: “Hep hastasın! Ne biçim kadınsın sen?”

O an dayanamadım:

“Baba yeter! Annem her şeyi sizin için yaptı! Bir gün olsun teşekkür ettiniz mi?”

Babam bana öyle bir baktı ki korkudan titredim ama geri adım atmadım.

O gece annem yanıma geldi:

“Kızım… Bazen susmak en iyisidir.”

Ama ben susmak istemiyordum artık.

Şimdi üniversite sınavına hazırlanıyorum; hayalim psikolog olmak ve benim gibi kız çocuklarına yardım etmek. Annem hâlâ sessiz ama gözlerinde artık bir umut var sanki.

Bazen düşünüyorum: Bir dilim peynir için çıkan kavga aslında yılların birikimi miydi? Biz kızlar ne zaman gerçekten görülmeye başlanacağız? Sizce de artık değişimin zamanı gelmedi mi?