Küllerimden Doğarken: Bir Anadolu Kadınının Sessiz Çığlığı
“Zeynep, sen kadınsın, sus!” diye bağırdı Hasan, mutfakta yere düşen tencerenin sesiyle birlikte. O an, içimde bir şeyin kırıldığını hissettim. Yıllardır bu evde, bu köyde, hep aynı cümleyle susturuldum. Annem de böyleydi, komşu Hatice abla da. Ama o gün, Hasan’ın gözlerindeki öfke, Elif’in korkuyla bana bakışı… Artık dayanamayacağımı anladım.
Hasan, köyün kahvesinde herkesin saygı duyduğu bir adamdı. Ben ise onun arkasında, gölgede kalan bir eş. Ne zaman kendi fikrimi söylesem ya azar işitirdim ya da sessizce gözyaşı dökerdim. Elif ise on iki yaşında, babasının sevgisine aç bir çocuktu. Ama Hasan’ın sevgisi de ilgisi de hep eksikti; o sadece kendi dünyasında yaşardı.
Bir sabah, Hasan hiçbir şey söylemeden evden çıktı. Gittiği günün akşamı, kapının önünde eski bir valiz buldum. İçinde birkaç parça kıyafet ve bir not: “Ben gidiyorum. Kendine dikkat et.” O an dizlerimin bağı çözüldü. Elif’in gözleri doldu; “Anne, babam bizi bırakıp gitti mi?” dedi titrek bir sesle. Sarıldım ona, “Korkma kızım, ben buradayım,” dedim ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Köyde kadın başına kalmak kolay değildi. Herkesin gözü üzerimizdeydi. Komşular fısıldaşıyor, bazıları acıyordu; bazıları ise alaycı bakışlarla geçiyordu yanımızdan. Bir gün bakkal Mehmet amca, “Zeynep kızım, Hasan’sız ne yapacaksın?” diye sorduğunda gözlerim doldu ama yutkundum: “Elif’le birbirimize yeteriz,” dedim.
Geçim derdi baş göstermişti. Hasan’ın bıraktığı borçlar kapıya dayandı. Tarlada çalışmaya başladım; sabahın köründe kalkıp çapa yaptım, akşam eve yorgun argın döndüm. Elif ise okuldan gelince bana yardım etti; bazen tarlada, bazen evde yemek yaparak. Birlikte büyüdük sanki; ben anneliği yeniden öğrendim, Elif ise çocukluğunu hızla geride bıraktı.
Bir akşam, Elif sessizce yanıma sokuldu: “Anne, arkadaşlarım babamın neden gittiğini soruyor… Ne diyeyim?” Gözlerim doldu; “Bazen insanlar gitmeyi seçer kızım,” dedim. “Ama biz kalmayı ve mücadele etmeyi seçiyoruz.”
Köydeki kadınlar arasında da dedikodular bitmiyordu. Bir gün Fatma abla kapımı çaldı: “Zeynep, köyde kadın başına yaşanmaz. Şehre gitmeyi düşünmez misin?” dedi. O an düşündüm; şehirde iş bulmak kolay mıydı? Elif’in okulunu bırakmasını istemiyordum. Ama burada da her gün biraz daha eziliyordum.
Bir gece Elif ateşler içinde yattı. Köyde doktor yoktu; minibüsle kasabaya gitmek zorunda kaldık. Hastanede saatlerce bekledik; Elif’in zatürre olduğunu söylediler. O an kendimi suçladım: “Keşke daha iyi şartlarda yaşasaydık… Keşke Hasan bizi bırakmasaydı…” Ama sonra Elif’in elini tuttum ve ona söz verdim: “İyileşeceksin kızım. Her şey daha güzel olacak.”
Elif iyileşti ama ben de değiştim. Artık kimsenin lafına kulak asmamaya başladım. Tarlada daha çok çalıştım; komşuların işlerine yardım ettim, karşılığında yumurta, süt aldım. Elif’in okul masraflarını karşılamak için geceleri dikiş diktim. Bir gün kasabadan gelen öğretmen Ayşe Hanım bana yaklaştı: “Zeynep Hanım, Elif çok zeki bir çocuk. Onu okutmalısınız.” O an gözlerim parladı; belki de Elif’in kaderi benimkinden farklı olacaktı.
Ama köyün erkekleri rahatsız olmaya başladı; “Kadın başına çok konuşuyor,” dediler arkamdan. Bir gün muhtar İsmail Bey beni çağırdı: “Zeynep Hanım, köyün düzenini bozma,” dedi sertçe. O an içimdeki korku öfkeye dönüştü: “Ben sadece kızımı okutmak istiyorum,” dedim kararlı bir sesle.
O günden sonra yalnızlığımı daha çok hissettim ama pes etmedim. Elif’in her başarısı bana güç verdi. Bir gün Elif eve koşarak geldi: “Anne! Öğretmenim burs kazandığımı söyledi!” Sarıldık birbirimize; gözyaşlarım mutluluktandı bu kez.
Yıllar geçti… Elif üniversiteyi kazandı; ben ise köyde tek başıma kaldım ama artık korkmuyordum. Komşular bana eskisi gibi acıyarak bakmıyordu; hatta bazı kadınlar gelip dertleşiyordu benimle.
Bir akşam güneş batarken tarlada otururken düşündüm: “Acaba Hasan geri dönseydi hayatımız nasıl olurdu? Ya da ben o ilk gün susmasaydım?”
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Kadın olmak hâlâ bu kadar zor mu sizce?