Otuz Sekiz Yaşında, Evli Değilim, Çocuğum Yok — Ve Mutluyum: Bir Kadının Hayatla Mücadelesi
“Yine mi yalnız geldin, Elif?” Annemin sesi mutfaktan yükselirken, babam televizyonun sesini biraz daha açıyor. Sofrada üç kişiyiz; ben, annem ve babam. Yıllardır değişmeyen bir tablo. Her pazar akşamı aynı masa, aynı yemekler ve aynı sorular. Annem göz ucuyla bana bakıyor, kaşlarının arasındaki çizgiler derinleşiyor. “Kızım, bak yaşın geçti. Komşunun kızı Zeynep’in ikinci çocuğu oldu geçen hafta. Sen hâlâ tek başına…”
İçimden bir fırtına kopuyor ama dışarıya sadece hafif bir tebessüm yansıtıyorum. “Anne, ben mutluyum böyle,” diyorum. Babam kaşığını tabağa bırakıyor, gözlerini kaçırıyor. Annem ise pes etmiyor: “Mutlu olsan da yalnızlık zor. Yaşlandığında yanında kim olacak?”
Bunu her hafta konuşuyoruz. Her hafta aynı cümleler, aynı bakışlar. Sanki mutluluğun tek yolu evlenmek ve çocuk sahibi olmakmış gibi… Oysa ben otuz sekiz yaşındayım, Ankara’da kendi evimde yaşıyorum, iyi bir şirkette yönetici pozisyonundayım ve arabamı kendim aldım. Kimseye muhtaç olmadan, kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Ama annem için bunların hiçbiri yeterli değil.
Bir gün işten eve dönerken arabada ağlamaya başladım. O gün şirkette yeni bir projeyi başarıyla tamamlamıştık, müdürüm bana teşekkür etmişti. Ama akşam eve döndüğümde annemin sesi kulaklarımda yankılanıyordu: “Kızım, yalnız kalacaksın.” Başarılarımın hiçbir anlamı yoktu sanki. O an anladım; ben ne yaparsam yapayım, toplumun gözünde eksik kalacaktım.
Bir akşam iş çıkışı arkadaşlarımla kafede buluştuk. Ayşe evli ve iki çocuk annesi, Derya ise yeni nişanlandı. Sohbet dönüp dolaşıp yine evlilik ve çocuklara geldi. “Elif, sen de biriyle tanışsana artık,” dedi Derya gülerek. “Bak, yaş geçiyor.” Ayşe de ekledi: “Çocuk sahibi olmak bambaşka bir şey, Elif. Sen de bir gün anlarsın.”
Onlara gülümsedim ama içimde bir boşluk hissettim. Neden kimse benim tercihlerimi anlamıyordu? Neden herkes benim için neyin iyi olduğuna karar veriyordu? O gece eve döndüğümde aynaya baktım ve kendime sordum: “Gerçekten yalnız mıyım?”
Hayır, yalnız değildim. Hayatımda dostlarım vardı, işimde başarılıydım, kitaplarım, seyahatlerim ve hayallerim vardı. Sabahları kahvemi içerken pencereden Ankara’nın gri gökyüzüne bakmayı seviyordum. Hafta sonları yürüyüşe çıkıyor, bazen tiyatroya gidiyor, bazen de evde film izliyordum. Kendi hayatımı kendim kurmuştum.
Ama ailemin ve toplumun baskısı bazen nefesimi kesiyordu. Bir gün annem hastalandı; hastaneye kaldırdık. O gece başında beklerken bana döndü ve gözleri dolu dolu şöyle dedi: “Senin mutlu olmanı istiyorum ama yalnız kalmandan korkuyorum.” O an annemi ilk kez bu kadar kırılgan gördüm. Onun korkuları bana yüklenmişti yıllarca.
Bir hafta sonra aile toplantısı vardı; halamlar, kuzenler… Herkes sofrada toplandı. Halam lafı dolandırmadan sordu: “Elif kızım, sen niye hâlâ evlenmedin? Bak kuzenin Merve’nin çocuğu oldu.” Herkes bana döndü; sanki bir suç işlemişim gibi hissettim.
Dayanamadım; “Ben kendi hayatımdan memnunum,” dedim. “Evlenmek ya da çocuk sahibi olmak zorunda değilim.” Sofrada bir sessizlik oldu. Halam dudak büktü: “İnsan yalnız yaşlanmak istemez.”
O gece eve dönerken içimde bir öfke vardı ama aynı zamanda bir rahatlama da hissettim. İlk defa kendimi açıkça savunmuştum. Kendi seçimlerimin arkasında durmak kolay değildi ama başka türlü de yaşamak istemiyordum.
Bir sabah işe giderken asansörde komşum Emine Teyze ile karşılaştım. Yine aynı soru: “Kızım, senin kısmetin yok mu?” Gülümsedim: “Belki de kısmetim kendimimdir, Emine Teyze.” Şaşkınlıkla baktı bana; alışık değildi böyle cevaplara.
Bazen geceleri yatağımda uzanırken düşünüyorum; acaba yanlış mı yapıyorum? Yaşlandığımda pişman olur muyum? Ama sonra kendi hayatımı düşünüyorum; özgürlüğümü, başarılarımı, küçük mutluluklarımı… Belki de herkesin mutluluğu farklıdır.
Bir gün işyerinde genç bir kadın yanıma geldi; “Elif Hanım,” dedi utangaçça, “Sizi örnek alıyorum. Kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olduğunuz için…” O an gözlerim doldu. Belki de toplumun dayattığı kalıpları kırmak için birilerinin cesur olması gerekiyordu.
Ailem hâlâ umudunu kesmiş değil; her bayramda yeni bir tanıştırma girişimi oluyor. Annem dualar ediyor, babam sessizce iç çekiyor. Ama ben artık kendimi suçlu hissetmiyorum. Kendi yolumu seçtim ve bu yolda yürümekten gurur duyuyorum.
Bazen düşünüyorum; neden kadınların mutluluğu hep başkalarının onayına bağlı? Neden kendi seçimlerimiz hep sorgulanıyor? Belki de asıl mesele yalnız kalmak değil; kendiyle barışık olabilmek… Sizce de öyle değil mi? Yoksa ben mi yanlış düşünüyorum?