Hiç Doğmayan Kızım: Bir Anne Yüreğinin Sessiz Çığlığı

“Yeter artık Zeynep! Herkes sana bakıyor, rezil olduk!” Murat’ın sesi, Kadıköy’deki küçük kafede yankılandı. Gözlerimden süzülen yaşları silmeye çalışırken, etraftaki insanların bakışlarını hissettim. O an, içimdeki fırtına dışarıya taşmıştı; ne Murat’ın öfkesi ne de insanların merakı umurumdaydı. Çünkü ben, hiç doğmamış kızımın yasını tutuyordum.

“Bunu konuşmamız lazım Murat… Ben… Ben dayanamıyorum artık,” dedim titreyen bir sesle. Murat gözlerini kaçırdı, dudaklarını sıktı. “Zeynep, herkesin başına geliyor. Abartıyorsun. Hayat devam ediyor,” dedi soğuk bir ifadeyle. O an içimde bir şeyler koptu. Sanki kaybettiğim sadece kızım değil, Murat’la aramdaki o ince bağ da paramparça olmuştu.

Altı ay önceydi… Hamile olduğumu öğrendiğimde, dünyalar benim olmuştu. Annemle babamın gözlerinde gurur, Murat’ın yüzünde ise endişeyle karışık bir sevinç vardı. “Bir kızımız olacak,” dediğimde annem gözyaşlarını tutamamıştı. “Adını Elif koyarız,” demiştim; Elif, annemin genç yaşta kaybettiği kız kardeşinin adıydı. Her şey yolunda gidiyor sandık. Ta ki o sabaha kadar…

O gün sabahı, kan lekesini gördüğümde içime bir korku düştü. Hastaneye koşarken Murat’ın elini sımsıkı tutuyordum. Doktorun yüzündeki ifadeyi asla unutamam: “Maalesef, kalp atışı yok.” O an dünya başıma yıkıldı. Sanki içimdeki bütün ışıklar sönmüştü. Eve döndüğümüzde Murat sessizdi; ben ise yatağa kapanıp saatlerce ağladım.

Günler geçti, ama acım dinmedi. Annem her gün arayıp “Kendine dikkat et kızım, Allah başka evlatlar da verir,” diyordu. Babam ise konuyu açmaktan kaçınıyordu; sanki konuşmazsak yaşanmamış olacaktı. Ama ben her gece Elif’in hayalini görüyordum: Simsiyah saçlı, gülümseyen bir kız çocuğu…

Murat ise bambaşka bir dünyadaydı. İşten geç geliyor, evde sessizce televizyon izliyor, bana dokunmaktan bile çekiniyordu. Bir akşam cesaretimi toplayıp sordum: “Sen hiç üzülmedin mi? Hiç mi hayal kurmadın?”

Murat başını eğdi: “Zeynep, ben de üzüldüm ama… Hayat devam ediyor. Belki de böylesi hayırlıydı.” O an öfkemle karışık bir çaresizlik hissettim. Nasıl olur da bu kadar kolay unutabilirdi? Benim içimde hâlâ kocaman bir boşluk varken…

Ailemin baskısı da cabasıydı. Annem komşulara laf gitmesin diye bana sürekli “Güçlü olmalısın” diyordu. Teyzem ise “Bak Ayşe’nin üç çocuğu var, sen de toparlan artık” diye akıl veriyordu. Sanki kaybım bir utançmış gibi…

Bir gün annemle mutfakta otururken patladım: “Anne, ben Elif’i unutamıyorum! O benim kızım olacaktı!” Annem gözlerini kaçırdı: “Kızım, Allah’ın takdiri… Ama insanlar konuşur, kendini bırakma.” O an anladım ki bu acıyı sadece ben taşıyordum; kimse gerçekten anlamıyordu.

Murat’la aramızda görünmez bir duvar örülmüştü artık. Birlikte yemek yerken bile sessizlik vardı. Bir gece Murat eve geç geldi; yüzünde yorgun bir ifade vardı. “Zeynep,” dedi sessizce, “Belki de çocuk sahibi olmamalıyız.” O an içimdeki umut kırıntıları da yok oldu.

Ertesi gün iş yerinde arkadaşım Derya yanıma geldi: “Zeynep, iyi misin? Çok solgunsun.” Dayanamadım, her şeyi anlattım. Derya sarıldı: “Senin acını küçümseyenlere kulak asma. Yasını yaşa, gerekirse yardım al.” O an ilk defa anlaşıldığımı hissettim.

Ama toplumun baskısı her yerdeydi. Komşumuz Şengül Abla apartmanda beni görünce fısıldaşıyordu: “Yazık kıza… Evlat sahibi olamıyor.” Sanki suçluymuşum gibi bakıyorlardı bana.

Bir akşam Murat’la yine tartıştık. “Seninle konuşamıyorum artık!” diye bağırdım. Murat da bağırdı: “Ben de senin bu haline dayanamıyorum! Hayatımız durdu Zeynep!” O an ikimiz de sustuk; gözlerimiz doldu.

O gece Elif’in hayalini yine gördüm: Bana gülümsüyordu, elini uzatıyordu ama ona dokunamıyordum. Sabah uyandığımda kararımı verdim: Bu acıyı içime gömmeyecektim.

Bir psikoloğa gitmeye başladım; ilk seansımda saatlerce ağladım. Psikolog bana dedi ki: “Acınızı yaşamak hakkınız. Kimse sizin yerinize yas tutamaz.” O sözler bana güç verdi.

Murat’la aramızdaki mesafe hâlâ kapanmadı ama artık kendimi suçlamıyorum. Elif’i unutmadım; onun için küçük bir defter tuttum, ona mektuplar yazıyorum.

Bazen düşünüyorum; toplum neden kadının acısını bu kadar küçümsüyor? Neden kaybımızı konuşmak ayıp sayılıyor? Benim gibi nice kadın var biliyorum; yalnız olmadığımı biliyorum.

Şimdi size soruyorum: Hiç doğmamış bir evladın yasını tutmak suç mu? Yoksa bu acıyı paylaşmak bizi daha mı güçlü kılar? Yorumlarınızı bekliyorum…