Kışın Başında Gelen Yabancı: Bir Güvenlikçinin Hikayesi

“Kimliğinizi görebilir miyim?” diye sordu portier Hanife Hanım, gözleriyle üzerimi süzerken. Elimdeki dosyayı titrek parmaklarla uzattım. Ankara’nın ayazı, içime işlemişti; ama asıl üşüyen, içimdeki o boşluktan başka bir şey değildi. O an, hayatımın yeni bir dönüm noktasında olduğumu biliyordum.

Adım Murat. 34 yaşındayım. Bu şehre, bu fabrikaya, bu hayatın ortasına bir yabancı gibi düştüm. Kimseye anlatamadığım bir geçmişim var; ne anneme, ne babama, ne de eski dostlarıma. İstanbul’da bıraktığım her şey, ardımda bir enkaz gibi kaldı. Babamla yıllardır konuşmuyorum. Annem ise arada bir arar, “Oğlum, dön artık,” der; ama ben dönemedim. Çünkü dönersem, yüzleşmem gereken çok fazla şey var.

Fabrikada ilk günümde herkes bana mesafeli davrandı. “Yeni güvenlikçi bu muymuş?” diye fısıldaştılar arkamdan. Kimi göz göze gelmekten kaçındı, kimi ise başıyla selam verip geçti. Sadece Hanife Hanım biraz daha sıcak davrandı; ama onun da gözlerinde bir sorgulama vardı. “Buralı değilsin sen,” dedi bir gün çay molasında. “Değilim,” dedim kısaca. Daha fazlasını sormadı.

Her gece vardiyasında, fabrikanın soğuk koridorlarında dolaşırken kendi iç sesimle baş başa kalıyordum. Geçmişimden kaçtıkça, içimdeki boşluk büyüyordu. İstanbul’da yaşadığım o büyük kavga… Babamın bana attığı o son bakış… Annemin gözyaşları… Hepsi peşimi bırakmıyordu.

Bir gece, saat üç sularında fabrikanın arka kapısında bir ses duydum. El fenerimi açıp yaklaştım. Genç bir işçi, adını sonradan öğrendiğim Emre, sigara içiyordu gizlice. “Abi, ne olur müdüre söyleme,” dedi korkuyla. O an kendimi onda gördüm; korkmuş, çaresiz ve yalnız. “Kimseye bir şey demem,” dedim. “Ama dikkat et, burası tehlikeli.” O günden sonra Emre bana daha yakın davranmaya başladı. Arada bir çay getirdi, bazen de sessizce yanıma oturup dertleşti.

Bir akşam Emre bana sordu: “Abi, senin hiç ailenden bahsettiğini duymadım. Nerelisin?” Bir an duraksadım. “İstanbul’luyum,” dedim kısık sesle. “Ama artık orada kimsem yok.” Emre gözlerimin içine baktı: “Bazen insanın ailesi uzakta da olsa, kalbinde olur abi.” O an gözlerim doldu ama belli etmedim.

Fabrikanın müdürü Mehmet Bey ise bana hiç ısınamadı. Her fırsatta geçmişimi kurcalamaya çalıştı. “Daha önce nerede çalıştın? Referansların var mı?” diye sorular sordu durmadan. Bir gün odasına çağırdı: “Bak Murat, burada herkes birbirini tanır. Senin hakkında kimse bir şey bilmiyor. Açık konuş; sakladığın bir şey mi var?”

İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak cevap verdim: “Hayır efendim, sadece işimi yapmak istiyorum.” Ama Mehmet Bey’in bakışları bana güvenmediğini gösteriyordu.

Bir gece vardiyasında fabrikanın alarmı çaldı. Koşarak depoya gittim; içeride iki işçi kavga ediyordu. Araya girdim, ayırmaya çalışırken biri bana yumruk attı. Yere düştüm, alnımdan kan aktı. O an herkes başıma toplandı; Hanife Hanım ağlayarak başımı tuttu: “Oğlum iyi misin?” dedi titreyen sesiyle.

O gece hastaneye kaldırıldım. Başım sarılı halde yatağımda yatarken annem aklıma geldi. Yıllardır aramadığım annem… O an cebimdeki telefonu çıkardım ve numarasını çevirdim. Uzun uzun çaldıktan sonra açtı: “Alo?” dedi yorgun bir sesle.

“Anne… Ben Murat.”

Bir süre sessizlik oldu; sonra hıçkırıklarını duydum: “Oğlum… Neredesin sen? Ne olur dön artık…”

Ağlamamak için kendimi zor tuttum: “Anne… Ben iyi değilim. Burada da yalnızım.”

“Gel oğlum,” dedi annem, “Evimiz sana her zaman açık.”

O an içimde bir şeyler kırıldı; yıllardır taşıdığım yük hafifledi sanki.

Hastaneden çıktıktan sonra fabrikaya döndüm ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Emre yanıma geldi: “Abi, seni kaybetmekten korktuk vallahi,” dedi gülerek.

Hanife Hanım ise bana sarıldı: “Sen de bizim ailemizden oldun artık,” dedi gözleri dolu dolu.

Ama ben biliyordum ki asıl ailem uzakta beni bekliyordu.

Bir akşam vardiyasından sonra eşyalarımı topladım ve Hanife Hanım’a veda ettim: “Beni burada kabul ettiğiniz için teşekkür ederim,” dedim.

Hanife Hanım elimi tuttu: “Her insan ikinci bir şansı hak eder oğlum,” dedi.

Otobüs terminaline giderken içimde garip bir huzur vardı. İstanbul’a dönerken geçmişimle yüzleşmeye hazırdım artık.

Şimdi soruyorum size: İnsan gerçekten geçmişinden kaçabilir mi? Yoksa eninde sonunda yüzleşmek zorunda mı kalır? Siz olsanız ne yapardınız?