Birlikte Hiç Yürüyemediğimiz Yol: Bir Hayalin Ardında Kalan Hayatlar
“Yeter artık, Zeynep! Yirmi beş yıldır aynı hayalin peşinden koşuyoruz, ama hâlâ bir arabamız yok!” diye bağırdı eşim Mehmet, mutfak masasının başında ellerini yumruk yaparak. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü bu evde gözyaşı dökmek bile lüks olmuştu artık.
Hayatımız boyunca tek bir hayalimiz vardı: Bir araba almak. Sıradan bir araba değil; bizi özgürlüğe, mutluluğa, belki de birbirimize tekrar yaklaştıracak bir araç. Evlenirken, düğün salonunun çıkışında Mehmet kulağıma fısıldamıştı: “Bir gün kendi arabamızla Ege’yi baştan sona gezeceğiz.” O günden beri her sabah işe giderken, her akşam eve dönerken, her bayramda otobüslerde ezilirken bu hayali yaşattık içimizde.
Ama hayat, hayallerimizi her seferinde başka bir köşeye savurdu. Ben devlet hastanesinde hemşireydim, Mehmet ise belediyede temizlik işçisi. İkimiz de sabahın köründe evden çıkıp akşam yorgun argın dönüyorduk. Maaşlarımız zar zor yetiyordu; çocukların okul masrafları, evin kirası, faturalar… Birikim yapmak imkânsızdı. Yine de pes etmedik. Her yaz tarlada çalıştık; ben domates topladım, Mehmet inşaatlarda amelelik yaptı. Her kuruşu bir kenara koyduk. Tatil yoktu, lüks yoktu; sadece umut vardı.
Çocuklarımız büyüdükçe istekleri arttı. Kızımız Elif lise son sınıfa geldiğinde, “Anne, arkadaşlarımın hepsinin ailesinin arabası var. Biz neden hep dolmuşla gidiyoruz?” diye sorduğunda içim parçalandı. O an ona nasıl anlatabilirdim ki? Bizim arabamız yoktu çünkü hayat bize başka türlü davranmıştı. Mehmet o gece sessizce balkona çıktı, sigarasını yaktı ve uzun süre gökyüzüne baktı. O bakışta hem öfke hem de çaresizlik vardı.
Bir gün, komşumuz Ayşe abla ikinci el bir araba almıştı. Tüm mahalle toplanıp arabayı kutladı. Mehmet eve geldiğinde gözleri parlıyordu: “Zeynep, biz de alabiliriz! Biraz daha sabredelim.” O gece umutla uyuduk. Ama ertesi gün oğlumuz Emre’nin okuldan aradılar; okul gezisi için para gerekiyordu. Birikimimiz yine eridi gitti.
Yıllar geçti. Her defasında ya bir hastalık çıktı ya da beklenmedik bir masraf… Annem hastalandı; tedavi için köye gitmem gerekti. Mehmet’in babası kalp krizi geçirdi; hastane masrafları… Hayat hep önümüze engeller koydu. Birbirimize destek olmaya çalıştık ama zamanla aramızdaki sevgi yerini kırgınlığa bıraktı.
Bir akşam, Mehmet işten geç döndü. Yorgun ve sinirliydi. “Zeynep, ben bu hayata yetişemiyorum artık! Herkesin arabası var, biz hâlâ otobüs bekliyoruz. Ne zaman bitecek bu çile?” dedi ve odasına çekildi. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendimi suçladım; acaba daha fazla çalışabilir miydim? Daha az harcayabilir miydik? Ama sonra düşündüm: Biz zaten her şeyden kısmıştık ki…
Bir gün Elif üniversiteyi kazandı; İstanbul’a gidecekti. Onu otogara götürdük. Yanımızdan lüks arabalar geçti; içlerinde mutlu aileler vardı. Elif’in gözleri doldu: “Keşke arabamız olsaydı da beni siz götürseydiniz…” O an içimdeki tüm umutlar sönmüştü.
Yıllar birbirini kovaladı. Emre askere gitti, döndü iş bulamadı. Mehmet’in işi de tehlikeye girdi; belediyede küçülmeye gidiliyordu. Birikimlerimiz eridi, borçlarımız arttı. Araba almak artık hayal bile değildi; ay sonunu getirmek bile mucize olmuştu.
Bir gün mahalledeki markette eski arkadaşım Gülten’le karşılaştım. “Zeynep, hâlâ araba alamadınız mı? Bak bizim oğlan geçen ay sıfır araba aldı!” dediğinde yüzüm kızardı, utandım. Eve döndüğümde Mehmet’e hiçbir şey söylemedim ama içimde fırtınalar koptu.
Bir akşam Emre eve geldi ve “Anne, baba… Ben yurtdışına gitmek istiyorum. Burada ne yaparsam yapayım olmuyor,” dedi. Mehmet’in yüzü asıldı ama karşı çıkmadı. Oğlumuzun gitmesine izin verdik çünkü biliyorduk ki burada ona sunabileceğimiz bir gelecek yoktu.
Yıllar geçti, ev sessizleşti. Elif İstanbul’da iş buldu ama yılda bir kez görebiliyorduk onu. Emre Almanya’ya gitti; ilk maaşıyla bize para gönderdi ama “Araba alın” demedi hiç… Çünkü biliyordu ki artık o hayal bizim için çoktan bitmişti.
Bir gün Mehmet’le balkonda otururken sessizliği bozdum: “Mehmet, sence biz yanlış mı yaptık? Hayatımızı hep bir hayale göre mi yaşadık?” O uzun süre sustu, sonra gözleri dolu dolu bana baktı: “Belki de Zeynep… Belki de hayat bizden başka şeyler istedi ama biz hep aynı yolda yürüdük.”
Şimdi altmış yaşındayım. Hâlâ otobüs bekliyorum bazen; bazen de yürüyerek gidiyorum pazara… Ama içimde hep o eksiklik var: Birlikte hiç yürüyemediğimiz o yolun eksikliği…
Sizce insan hayatını hep bir hayale göre yaşarsa sonunda ne kalır elinde? Hayallerimiz mi bizi ayakta tutar yoksa gerçekler mi bizi yıkar?