Bir Tabak Dolusu Sessizlik: Gołąbki ve Bir Evliliğin Sonu
“Halil, yardım et biraz! Kollarım koptu, marketten geldim,” diye seslendim kapıdan girer girmez. Torbaları masanın üstüne bıraktım, nefesim kesilmişti. Brzozova Mahallesi’nin nemli havası ciğerlerime dolarken, mutfağın loş ışığında Halil’in yüzünü göremedim bile. O ise televizyonun karşısında, gözünü ekrandan ayırmadan, “Hoş geldin Halina,” dedi. Adımı böyle yabancı söylerdi bazen; annemden kalan Polonya ismimi. İçimden bir şeyler koptu o an.
“Bugün gołąbki yapacağım,” dedim, sesimde bir umut kırıntısı. Annemin tarifini ilk kez deneyecektim. Belki de bu yemekle aramızdaki mesafeyi kapatabilirdim. Halil ise omuz silkti, “Yine mi lahana sarması? Bizimkiler gibi olmuyor seninkiler.”
Bir an sustum. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim tüm yorgunluklar, göçmenliğin ağırlığı, bu küçük kasabada yabancı olmanın verdiği yalnızlık, hepsi birden üzerime çöktü. “Sen hiç denedin mi? Belki de birlikte yapsak daha güzel olurdu,” dedim. Halil’in sesi yükseldi: “Benim işim mi şimdi bu? Akşama kadar çalışıyorum, bir de mutfakta mı uğraşacağım?”
O an gözlerim doldu. Annem aklıma geldi; Polonya’da, savaş sonrası Türkiye’ye göç ettiğimizde bana hep derdi ki: “Yemekle kalp kazanılır, kızım.” Ama Halil’in kalbine hangi yemeği yapsam ulaşamıyordum.
Torbaları boşaltırken ellerim titredi. Pirinci yıkadım, lahanayı haşladım. Her hareketimde Halil’in bakışlarını hissettim sırtımda. Bir ara içeri girdi, “Ne kadar sürdürecek bu iş?” diye sordu. “Birazdan hazır olur,” dedim sessizce.
O sırada kızımız Elif geldi mutfağa. “Anne, kavga etmeyin ne olur,” dedi fısıltıyla. Küçük elleriyle koluma sarıldı. O an içimdeki fırtına biraz dindi ama Halil’in öfkesi geçmemişti.
Yemek masasına oturduk. Tabaklara gołąbki koydum; üzerlerine domates sosu döktüm. Halil ilk lokmayı aldıktan sonra yüzünü buruşturdu: “Bizim annemin yaptığı gibi değil bu. Sen hâlâ öğrenemedin mi?”
İçimde bir şeyler kırıldı o anda. Kaşığı elimden bıraktım. “Hiçbir zaman senin annen gibi olamayacağım Halil. Ben kendi annemin kızıyım!” diye bağırdım istemsizce.
Elif ağlamaya başladı. Halil ise öfkeyle masadan kalktı, sandalyesi devrildi. “Yeter artık! Her şeyde bir sorun buluyorsun! Sanki ben çok mutluyum burada!”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Halil salonda uyudu, ben Elif’le odada. Duvardaki saat her tik takında geçmişimi düşündüm: Polonya’da annemin mutfağında geçen çocukluğumu, Türkiye’ye ilk geldiğimizde yaşadığım dışlanmışlığı, Halil’le tanıştığımda hissettiğim umudu… Şimdi ise aramızda sadece sessizlik vardı.
Ertesi sabah Halil işe giderken kapıyı sertçe kapattı. Elif yanıma sokuldu: “Anne, babam bizi bırakacak mı?”
Gözlerimi kaçırdım. “Bilmiyorum kızım,” dedim sessizce.
O gün komşum Ayşe Abla uğradı. Gözleriyle mutfağı süzdü; yerde devrilmiş sandalye hâlâ duruyordu. “Kavga mı ettiniz yine?” diye sordu usulca.
Başımı salladım. “Her şey yemek yüzünden başladı,” dedim utançla.
Ayşe Abla elimi tuttu: “Halina, sen buraya ait olduğunu unutma. Biz de zamanında çok zorlandık. Ama evlilikte iki taraf da emek vermeli.”
O gün akşam Halil eve geç geldi. Sessizce sofraya oturdu. Ben de karşısına geçtim. Uzun süre konuşmadık. Sonunda Halil başını kaldırdı: “Belki de ayrı kalmak daha iyi olacak.”
Dünya başıma yıkıldı sandım. Elif’in gözleri doldu yine.
“Sen bilirsin,” diyebildim sadece.
O gece valizini topladı Halil. Kapıdan çıkarken son kez döndü: “Belki de senin annenin yemeklerini sevmeyi öğrenmeliydim.”
Şimdi mutfakta yalnızım. Annemin eski defterinden gołąbki tarifini açtım yine; gözyaşlarım harflerin üzerine damlıyor.
Bir tabak dolusu sessizlik kaldı geriye…
Bazen düşünüyorum: Bir tabak yemek gerçekten bir evliliği bitirebilir mi? Yoksa asıl mesele hiç konuşmadığımız yaralar mıydı? Sizce suskunluk mu daha çok acıtır insanı, yoksa söylenmeyen sözler mi?