Asuman Hiçbir Zaman Yeterince İyi Olmadı: Aşk, Sınıf ve Aile Arasında Sıkışmış Bir Hayat

“Asuman, annenin işi neydi demiştin?” diye sordu Sevil Hanım, ince dudaklarını büzerek. Masanın etrafında herkesin bakışları üzerimdeydi. Murat’ın elini sıkıca tuttum ama avuç içi buz gibiydi. O an anladım; bu sofrada ben fazlaydım.

Annem temizlik işçisi. Babam ise yıllar önce bizi terk etti. Bunu söylemekten hiç utanmadım ama Sevil Hanım’ın gözlerinde küçümsemenin o ince parıltısını görünce, içimde bir şeyler kırıldı. “Annem bir apartmanda çalışıyor,” dedim, sesim titreyerek. Murat’ın babası, Kemal Bey, kaşlarını kaldırıp bir an bana baktı, sonra önündeki çorbayı karıştırmaya devam etti.

O akşamdan sonra Murat’ın ailesiyle ilişkimiz hep mesafeli kaldı. Onların Etiler’deki geniş salonunda, kristal avizelerin altında ben hep küçüldüm. Annemle yaşadığımız Ümraniye’deki eski apartman dairesi ise bana daha sıcak, daha gerçek geliyordu. Ama Murat’ı seviyordum. Onun yanında kendimi güçlü hissediyordum. O yüzden her şeye rağmen mücadele ettim.

Bir gün Murat’la sahilde yürürken, “Ailem seni anlamıyor olabilir ama ben seni seviyorum,” dedi. Gözlerinde samimiyet vardı. “Onlar zamanla alışır.”

Ama alışmadılar. Her aile yemeğinde, her bayram ziyaretinde Sevil Hanım’ın ince dokundurmaları, Kemal Bey’in soğuk sessizliği üzerime bir yük gibi bindi. Bir keresinde Sevil Hanım bana şöyle dedi: “Asuman’cığım, Murat’ın geleceği için en iyisini istiyoruz. Senin de iyi bir kız olduğunu biliyorum ama… Biliyorsun, insanlar konuşur.”

O “ama” kelimesi içimi yaktı. İnsanlar konuşurmuş… Sanki ben bir utanç kaynağıydım.

Murat bazen arada kalıyordu. Bir gün tartıştık; “Ailemle aramı bozmak istemiyorum,” dedi. “Ama seni de bırakmak istemiyorum.”

“Peki ya ben?” dedim gözyaşlarımla. “Benim ailem yok mu? Benim gururum yok mu?”

O gece eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. “Kızım,” dedi annem, ellerimi tutarak, “kimseye kendini kanıtlamak zorunda değilsin.”

Ama kanıtlamak istiyordum işte! Çünkü Murat’ı seviyordum ve onunla bir gelecek kurmak istiyordum. Üniversiteyi bitirmiştim, iyi bir şirkette çalışıyordum ama onların gözünde hâlâ “temizlikçi kızı”ydım.

Bir gün Murat’ın doğum günü için ona sürpriz yapmak istedim. Pastayı kendim yaptım, küçük bir hediye aldım ve Etiler’deki evlerine gittim. Kapıyı Sevil Hanım açtı. Yüzünde sahte bir gülümseme vardı.

“Ne güzel düşünmüşsün Asuman,” dedi ama sesi buz gibiydi. İçeri girdim, Murat yoktu. Sevil Hanım beni salona aldı ve oturmamı istedi.

“Asuman,” dedi ciddi bir sesle, “Bak kızım, Murat’ın önünde çok parlak bir gelecek var. Sen iyi bir insansın ama… Biz onun daha uygun biriyle olmasını istiyoruz.”

O an içimdeki bütün umutlar söndü. Gözlerim doldu ama ağlamadım. “Ben kimseye yük olmak istemem,” dedim sessizce.

Murat eve geldiğinde olanları anlattım. Çok sinirlendi, annesiyle tartıştı ama sonuç değişmedi. Ailesi beni istemiyordu.

Aylar geçti. Murat’la ilişkimiz yavaş yavaş yıprandı. O da baskılara dayanamadı; aramızdaki mesafe büyüdü. Bir gün bana “Belki de ailem haklıdır,” dedi fısıltıyla.

O cümleyle her şey bitti.

Geceleri uyuyamaz oldum. Annem bana sarıldı, “Kızım, hayat bazen adil değildir ama sen kendi değerini bil,” dedi.

İş yerinde de zorluklar bitmedi. Müdürüm Ayşe Hanım bana hep daha fazla iş yüklemeye başladı; sanki başarısız olmamı bekliyordu. Bir gün ofiste arkadaşlar arasında konuşulurken biri şöyle dedi: “Asuman’ın ailesi Ümraniye’de oturuyormuş.” Sanki bu bir eksiklikmiş gibi…

İstanbul’un iki yakası arasında gidip gelirken hep düşündüm: Neden insanlar birbirini sadece soyadına, mahallesine göre yargılar? Neden aşkın önüne statü duvarları örülür?

Bir sabah işe giderken metrobüste camdan dışarı baktım; herkesin yüzünde aynı yorgunluk vardı. O an karar verdim: Kimsenin beni küçümsemesine izin vermeyecektim.

Kendime yeni hedefler koydum; işimde yükselmek için daha çok çalıştım. Anneme daha iyi bir hayat sunmak istedim. Kendi ayaklarım üzerinde durdukça özgüvenim arttı.

Bir yıl sonra eski sevgilim Murat’ı bir kafede gördüm. Yanında ailesinin seçtiği biri vardı; yüzünde mutsuz bir ifade… Göz göze geldik, hafifçe gülümsedim ve yoluma devam ettim.

Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum: Bazen en büyük savaş insanın kendiyle verdiği savaştır. Ben o savaşı kazandım mı bilmiyorum ama artık kendimi olduğum gibi kabul ediyorum.

Sizce insan gerçekten sevdiği için mi mücadele etmeli, yoksa toplumsal baskılara boyun eğmek mi daha kolay? Hiç sizin de kalbiniz ile toplum arasında sıkışıp kaldığınız oldu mu?