Dönüş Yolu: Bir Annenin Kırık Hayali

“Elif, bak kızım… Yalvarırım, bir kere de beni dinle. Ben artık yoruldum, yaşlandım. O evi satmayın, krediyi üstlenin. Ben de döneyim memleketime, İstanbul’a. Yalnız kalmak istemiyorum.”

Telefonun ucunda Elif’in sesi buz gibi: “Anne, biz de kendi hayatımızı kurmaya çalışıyoruz. O kadar borcun altına giremeyiz. Hem burada işimiz var, düzenimiz var. Sen de alış artık Amerika’ya.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Yirmi yıl önce, annemin gözyaşları arasında beni uğurladığı o sabahı hatırladım. “Kızım, oralarda yapamazsın,” demişti. “Buralar senin yuvan.” Ama ben inatla, daha iyi bir hayat hayaliyle, Elif’i kolumun altına alıp çıktım o kapıdan. Amerika’da her şeyin kolay olacağını sanmıştım. Oysa her günüm mücadeleyle geçti. Temizlik yaptım, yaşlı baktım, markette kasiyerlik yaptım. Elif’i okutmak için gece gündüz çalıştım. Her ay biriktirdiğim üç beş kuruşu İstanbul’daki o eski apartman dairesinin kredisine yatırdım. O ev benim umudumdu; bir gün dönerim diye…

Şimdi ise Elif ve eşi Murat’ın sesi kulaklarımda yankılanıyor: “Anne, biz o yükü alamayız.” Oysa ikisi de iyi maaşlı işlerde çalışıyorlar. Murat bir yazılım şirketinde, Elif ise hastanede hemşire. Onların çocukluklarını düşününce içim sızlıyor; Elif’in doğum günlerinde pastayı mum yerine mum ışığında üflediğimiz günleri… O zamanlar bana sarılır, “Bir gün kendi evimiz olacak mı anne?” diye sorardı.

Şimdi ise kendi evimize dönmek istiyorum ama kızım bana kapıyı kapatıyor. Gece yatağımda dönüp duruyorum. Annemin sesi kulağımda: “Kızım, insanın yuvası toprağındadır.” Haklıymış…

Bir sabah Elif’ten mesaj geliyor: “Anne, lütfen bu konuyu kapatalım artık. Murat da ben de çok yorulduk bu tartışmalardan.”

Elim titriyor. Onlara yük olmak istemiyorum ama başka çarem yok. Amerika’da yaşlandıkça yalnızlığım büyüyor. Komşularımın çoğu İngilizce konuşuyor, ben hâlâ aksanımla boğuşuyorum. Parkta otururken yanımdan geçen gençler bana yabancı gibi bakıyorlar. Burada ne ben onlara aitim ne onlar bana.

Bir gün işten eve dönerken markette eski bir tanıdıkla karşılaşıyorum: Ayşe Abla. O da benim gibi yıllar önce göç etmiş. Gözleri dolu dolu anlatıyor: “Benim oğlan da dönmek istemiyor Türkiye’ye. Burada büyüdüler, burası onların evi oldu.”

O gece Elif’i tekrar arıyorum. “Kızım,” diyorum, “benim için değilse bile, dedenizin hatırası için o evi bırakmayın.”

Elif’in sesi yorgun: “Anne, anlamıyorsun… Biz burada kök saldık artık. Türkiye’de hayat zorlaştı, ekonomi kötü. Orada ne yapacağız?”

Bir an susuyorum. Haklı olabilir mi? Ama içimdeki özlem dinmiyor. Annemin mezarını ziyaret edememek, çocukluğumun sokağında yürüyememek… Bunlar içimi kemiriyor.

Bir akşam Murat’la yüz yüze konuşmak için onları eve davet ediyorum. Masada üçümüz oturuyoruz. Murat gözlerini kaçırıyor:

“Anneciğim,” diyor, “biz Elif’le konuştuk. Krediyi üstlenmek bizim için çok riskli olur. Çocuk düşünüyoruz artık. Hem burada birikim yapmamız lazım.”

Elif ise sessizce tabağındaki yemeği karıştırıyor.

“Peki,” diyorum, “ya ben? Ben ne olacağım? Yıllarca sizin için çalıştım, o evi sizin için aldım.”

Elif başını kaldırıyor, gözleri dolu: “Anne… Senin için üzülüyorum ama bizim de hayatımız var.”

O an anlıyorum ki aramızda görünmez bir duvar örülmüş. Ben geçmişe tutunuyorum, onlar ise geleceğe bakıyor.

Gece boyunca uyuyamıyorum. Annemin bana yazdığı eski mektupları çıkarıyorum sandıktan:

“Kızım, ne olursa olsun aileni bırakma. Evini bırakma.”

Gözyaşlarımı tutamıyorum.

Ertesi sabah Elif’ten bir mesaj daha geliyor: “Anne, evi satıp payını alabilirsin istersen. Biz üstlenemeyeceğiz.”

O an içimdeki umut sönüyor. Yirmi yılın emeği bir mesajla siliniyor sanki.

İstanbul’daki komşum Fatma Teyze’yi arıyorum:

“Fatma Teyze, bizim ev ne durumda?”

“Ah yavrum,” diyor, “her geçen gün daha da değerleniyor orası ama boş durdukça harap oluyor.”

Bir an gözümde canlanıyor: Annemin sardunyaları, çocukluğumun kokusu…

O akşam Elif’le son kez konuşuyorum:

“Elif,” diyorum, “benim için değilse bile kendi köklerin için düşün bu kararı.”

Elif’in sesi titriyor: “Anne… Belki bir gün… Ama şimdi değil.”

Telefonu kapatınca aynaya bakıyorum; yüzümde yılların yorgunluğu var.

Kendi kendime soruyorum: Bir anne ne zaman vazgeçmeli? Köklerinden kopmak mı zor, yoksa çocuklarından vazgeçmek mi?

Siz olsanız ne yapardınız? Yıllarca emek verdiğiniz hayallerinizden vazgeçebilir misiniz?