Köyden Şehre: Bir Aşkın Ardında Kalanlar
“Seninle evlenemem Elif. Bizim dünyalarımız farklı.”
Bu cümle hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. O an, kalbimin ortasına bir bıçak saplanmış gibi hissettim. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü annem, “Kızım, kimse için gözyaşı dökme,” derdi hep. Ama annem bilmiyor ki, bazen insanın içi öyle yanıyor ki, gözyaşı dökmemek daha da acıtıyor.
Ben Elif Yılmaz. Balıkesir’in küçük bir köyünde doğdum, büyüdüm. Toprak kokusunu, sabahın serinliğinde uyanmayı, tarlada çalışırken ellerimin nasır tutmasını bilirim. Babam çiftçi, annem ev hanımı. Hayatımız sade ama huzurluydu. Ta ki üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gidene kadar…
İstanbul’da her şey başkaydı. İnsanlar hızlı, binalar yüksek, hayat karmaşıktı. Ama ben alıştım. Okulda başarılıydım, arkadaşlarım vardı. Ve orada tanıştım Kerem’le…
Kerem… O kadar farklıydı ki. Gülüşüyle içimi ısıtırdı. Bana İstanbul’u sevdirdi. Birlikte vapura binip Boğaz’da çay içerdik, gece yarısı Galata’da yürürdük. Bana “Senin doğallığın bana huzur veriyor,” derdi hep.
Ama sonra… Her şey değişti. Mezuniyet yaklaştıkça Kerem’in tavırları değişmeye başladı. Telefonlarıma geç döner oldu, buluşmalarımızı ertelerdi. Bir gün cesaretimi topladım ve sordum:
“Kerem, bir sorun mu var?”
Başını eğdi, gözlerime bakamadı. “Elif… Annem seni istemiyor. Sen köyden gelmişsin, ailem bunu kabul edemezmiş.”
O an içimde bir şeyler koptu. “Peki ya sen? Sen ne istiyorsun?” dedim titreyen sesimle.
“Ben… Bilmiyorum Elif. Ailem benim için çok önemli.”
O günden sonra Kerem yavaş yavaş hayatımdan çıktı. Birkaç hafta sonra sosyal medyada gördüm: Kerem, İstanbul’un en zengin ailelerinden birinin kızıyla nişanlanmıştı. Fotoğraflarda gülüyordu ama ben o gülüşün arkasındaki adamı tanıyordum.
Köye döndüm. Herkes bana “Kısmet değilmiş,” dedi. Annem gözlerime bakıp “Üzülme kızım, daha iyisi olur,” dedi ama ben biliyordum; köyde bir kızsan, şehirli birinin gözünde hep eksik kalırsın.
Aylar geçti. Bir gün Balıkesir’de üniversiteden eski bir arkadaşım olan Zeynep’le karşılaştım. O da benim gibi köyden gelmişti ama şehirde kalmıştı. Bir kafede oturduk, dertleştik.
“Elif, neden geri döndün?” diye sordu Zeynep.
“Burası benim evim,” dedim ama sesimdeki kırgınlığı o da fark etti.
“Elif, sen çok güçlüsün. Bak, ben de şehirde çok zorlandım ama pes etmedim. Sen de etme! Köylü olmak ayıp değil ki! Bizim emeğimizle gurur duymamız lazım.”
O gece eve dönerken Zeynep’in sözleri aklımdan çıkmadı. Gerçekten de neden utanıyordum ki? Babam sabahın köründe tarlaya gidiyor, annem elleriyle ekmek yapıyor… Bizim emeğimizin değeri yok mu?
Bir sabah annemle kahvaltı yaparken sordum:
“Anne, hiç pişman oldun mu köyde yaşadığın için?”
Annem gülümsedi: “Kızım, ben burada mutluyum. Toprağın bereketiyle büyüdük biz. Şehirde para var ama huzur yok.”
O an karar verdim: Kendimi değiştirmeyecektim. Köyde doğmuş olabilirim ama hayallerim büyük. İstanbul’a geri döndüm; iş aradım, buldum. Zor oldu ama başardım.
Bir gün iş çıkışı metroda Kerem’i gördüm. Yanında nişanlısı yoktu; yalnızdı ve yorgun görünüyordu.
“Elif… Sen misin?” dedi şaşkınlıkla.
“Evet Kerem, benim.”
Bir süre sessizce baktı bana.
“Mutlu musun?” diye sordu.
Gülümsedim: “Evet Kerem, mutluyum. Çünkü artık kendimi olduğum gibi kabul ediyorum.”
Kerem başını eğdi; gözlerinde pişmanlık vardı ama artık umurumda değildi.
Şimdi İstanbul’da kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum. Ailemle gurur duyuyorum; köyde doğmuş olmak benim eksikliğim değil, gücüm oldu.
Bazen geceleri yıldızlara bakıp düşünüyorum: İnsan neden başkalarının gözünde değerli olmaya çalışır ki? Asıl önemli olan kendi gözümüzde ne kadar değerli olduğumuz değil mi?
Siz hiç sırf nereden geldiğiniz için yargılandınız mı? Ya da birini geçmişi yüzünden küçümsediniz mi? Belki de asıl mesele, birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmekte…