Bir Vasiyetin Ardında: Gözyaşlarıyla Yazılan Bir Hayat
“Senin gibi biriyle mi ömrümü geçireceğim? Çayımı bile doğru düzgün demleyemiyorsun!”
Bu sözler, İstanbul’a ilk geldiğim günlerde, bakıcılığını yaptığım Nermin Hanım’ın bana attığı ilk okkalı laftı. O an içimde bir şeyler kırıldı. Annem Moldova’da ameliyat için gün sayarken, ben burada, yabancı bir şehirde, yabancı bir kadının soğuk bakışlarıyla baş başaydım. Yirmi yedi yaşındaydım ve hayatımın en zor kararını almıştım: Annemin ameliyat parasını ve evimizin kredi borcunu ödemek için Türkiye’ye gelmek.
İlk günümde, Nermin Hanım’ın Kadıköy’deki eski apartman dairesinin kapısını açtığımda, burnuma eski kitaplar ve naftalin kokusu karışmıştı. Nermin Hanım, gri saçlarını sıkıca topuz yapmış, gözlüklerinin ardından beni süzüyordu. “Adın neydi?” diye sordu, sanki az önce ajansla konuşmamış gibi. “Elif,” dedim. “Elif Hanım, burada kurallarımı bilmen lazım. Her şey saatinde olacak. Benim düzenimi bozarsan, kapı orada.”
İçimdeki korkuyu bastırıp gülümsedim. “Tabii efendim,” dedim. O an, annemin telefonda titreyen sesi aklıma geldi: “Kızım, sakın kendini ezdirme.” Ama burada ezilmemek mümkün müydü? Her sabah saat yedide kalkıp kahvaltısını hazırlıyor, ilaçlarını veriyor, evin her köşesini pırıl pırıl yapıyordum. Ama ne yapsam yaranamıyordum.
Bir gün mutfakta çay demlerken, Nermin Hanım’ın kızı Melis geldi. “Annemle aranız nasıl?” diye sordu. Gözlerinde bir merak vardı ama sanki cevabımı duymak istemiyordu. “Alışmaya çalışıyorum,” dedim. Melis başını salladı. “Annem kolay biri değildir. Babam vefat ettiğinden beri kimseye güvenmiyor.”
O akşam Nermin Hanım’ı yatağına yatırırken, bana dönüp “Senin annen var mı?” diye sordu. “Var,” dedim, gözlerim dolarak. “O da hasta şu an.” Bir an sustu, sonra yüzünü çevirdi: “İnsan annesiz kalınca çok üşüyor.” O gece ilk defa onun da yalnızlığını hissettim.
Günler geçtikçe evdeki sessizlik daha da ağırlaştı. Nermin Hanım bazen eski fotoğraflara bakıyor, bazen de pencereden dışarı dalıp gidiyordu. Bir gün mutfakta ağladığını duydum. Yanına gittim, elini tuttum. “Bir şey lazım mı?” dedim. Elini çekti: “Sen anlamazsın.”
Ama ben anlıyordum; annemden uzakta olmanın acısını, borçların ağırlığını, her gece dua ederek uyumanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordum.
Bir sabah Melis telaşla aradı: “Annem fenalaşmış!” Koşa koşa odaya girdim; Nermin Hanım baygın yatıyordu. Ambulansı aradım, ellerim titriyordu. Hastaneye gittiğimizde Melis bana sarıldı: “İyi ki buradasın Elif.” O an ilk defa kendimi bu evde bir parça gibi hissettim.
Nermin Hanım hastaneden döndükten sonra daha sessiz oldu. Artık bana daha az kızıyor, bazen birlikte televizyon izliyorduk. Bir akşam bana eski bir kutu verdi: “Bunu sakla,” dedi. Kutunun içinde eski mektuplar ve bir aile fotoğrafı vardı. Fotoğrafta genç bir kadın ve küçük bir kız çocuğu… “Bu benim,” dedi Nermin Hanım, sesi titreyerek. “Annem öldüğünde ben de senin yaşındaydım.”
O an gözlerim doldu; onun da annesizliğin acısını taşıdığını anladım.
Aylar geçti; annemin ameliyatı başarılı geçtiğini öğrendim ama borçlar hâlâ sırtımda kambur gibi duruyordu. Bir gün Nermin Hanım bana döndü: “Senin burada ne işin var Elif? Gençsin, hayatını harcama.”
“Benim başka şansım yok,” dedim sessizce.
Bir gece Melis ile mutfakta otururken içimi döktüm: “Bazen o kadar yoruluyorum ki… Annemi özlüyorum, burada kendimi hep yabancı hissediyorum.” Melis gözlerime baktı: “Sen olmasan annem çoktan yalnızlıktan çökerdi.”
Nermin Hanım’ın sağlık durumu kötüleşmeye başladı; artık yürüyemiyor, çoğu zaman konuşmak istemiyordu. Bir gece elimi tuttu: “Elif… Beni affet. Sana hep kötü davrandım ama aslında sadece korkuyordum.” Gözyaşlarımı tutamadım: “Affedecek bir şey yok Nermin Hanım.”
Bir sabah Melis beni aradı: “Annem vefat etti…” O an dünya başıma yıkıldı; gözyaşlarımı tutamadım. Cenazede Melis yanıma gelip elimi tuttu: “Annem sana bir mektup bıraktı.”
Eve döndüğümde zarflı bir mektup buldum:
“Elif,
Hayat bana hep zor davrandı ve ben de sana zor davrandım. Ama sen bana sabırla baktın, bana insan olduğumu hissettirdin. Kızım Melis’e söyledim; sana küçük bir miktar para bırakıyorum. Belki bu senin ülkene dönmene ve annenle yeniden kavuşmana yardımcı olur.
Hakkını helal et.
Nermin”
O mektubu okurken gözyaşlarım sel oldu. Bunca zaman küçümsendiğimi sanmıştım ama aslında onun da sevgisizliğe ihtiyacı vardı.
Şimdi Moldova’ya dönmeye hazırlanıyorum; cebimde Nermin Hanım’ın vasiyetiyle gelen para ve kalbimde ona dair buruk bir sevgiyle…
Bazen düşünüyorum: İnsan en çok hangi acıya alışıyor? Yalnızlığa mı, yoksa sevilmemeye mi? Sizce hangisi daha ağır?