Bir Babadan Oğluna: Hayatın Gerçek Dersleri

“Baba, lütfen yapma… Bir daha olmayacak, söz veriyorum!”

Oğlum Emir’in sesi titriyordu. Ellerini çaresizce birleştirmiş, gözlerimin içine bakıyordu. Ama ben, o an ne kadar üzgün olursa olsun, kararlılığımda bir an bile tereddüt etmedim. Çünkü o sabah, okuldan gelen telefonla öğrendiğim şey, içimi yakmıştı: Emir, son iki haftadır okulu kırıyormuş. Hem de annesinin haberi olmadan, gizli gizli…

O an içimdeki öfkeyle bağırmak, cezalar yağdırmak istedim. Ama sonra kendi gençliğim aklıma geldi. Babamın bana attığı tokatlar, annemin gözyaşları… O günlerden bana kalan tek şey, korku ve pişmanlıktı. Ben oğluma başka bir yol göstermek istedim.

“Emir,” dedim sakin ama kararlı bir sesle, “Bu hafta okula gitmiyorsun. Ama evde de kalmayacaksın. Yarın sabah saat yedide kalkıyorsun. Beraber çıkacağız.”

O gece evde hava buz gibiydi. Eşim Zeynep, bana kızgın bakışlar atıyor, “Çocuğu daha da uzaklaştıracaksın kendinden,” diyordu. Ama ben kararımı vermiştim.

Ertesi sabah Emir’i yanıma aldım ve mahallemizin köşe başındaki eski dostum İsmail’in lokantasına gittik. İsmail şaşkınlıkla sordu:

“Hayırdır Halil abi, sabah sabah?”

“İsmail, oğlum sana emanet. Bugün burada çalışacak. Ne iş verirsen yapsın.”

Emir’in yüzü bembeyaz oldu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece başını eğdi.

İsmail gülümsedi: “Tamam Halil abi, merak etme.”

O gün Emir’in elleri bulaşık deterjanıyla çatladı, ayakları şişti. Öğle arasında İsmail ona bir tabak kuru fasulye verdi. Yan masada oturan yaşlı amca, “Evlat, okuldan mı kaçtın da buradasın?” diye sordu. Emir cevap veremedi, sadece başını önüne eğdi.

Akşam eve döndüğümüzde Emir’in üstü başı yağ içinde, elleri yara bere içindeydi. Zeynep kapıda bekliyordu. Gözleri dolmuştu.

“Halil, bu yaptığın işkence! Çocuk daha on beş yaşında!”

Ben ise sessizce Emir’in yanına oturdum.

“Nasıl geçti günün?” diye sordum.

Emir gözlerime baktı. İlk defa bana bu kadar dikkatli bakıyordu.

“Çok yoruldum baba… Herkes bana kötü kötü baktı. Okulda olmak isterdim.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Oğlumun gözlerinde ilk defa pişmanlık gördüm.

Ama mesele sadece bir gün değildi. Ertesi gün de aynı şekilde lokantaya gittik. Üçüncü gün Emir’in elleri daha da kötü oldu, ama artık şikayet etmiyordu. İsmail ona kasada durmayı öğretti, müşterilerle konuşmayı… Bir kadın Emir’e bahşiş verdiğinde utancından kızardı.

Bir akşam eve dönerken Emir birden durdu:

“Baba… Ben okulu bırakmak istemiyorum. Orası zor geliyor bazen ama… Lokantada çalışmak çok daha zormuş.”

O an oğluma sarıldım. “Hayat kolay değil oğlum,” dedim. “Ama her zaman bir yol var. Kaçmak çözüm değil.”

Zeynep hala bana kırgındı. Akşam yemeklerinde sessizce ağladığını gördüm birkaç kez. Bir gece bana fısıldadı:

“Ya oğlum senden nefret ederse? Ya seni affetmezse?”

Korktum… Ama başka çarem yoktu.

Bir hafta sonra Emir tekrar okula döndü. O günden sonra derslerine daha çok asıldı. Hatta öğretmeni arayıp teşekkür etti: “Emir’de büyük bir değişim var Halil Bey.”

Ama mahallede dedikodu başlamıştı: “Halil oğlunu lokantada çalıştırmış!” Kimisi beni takdir etti, kimisi ise “Çocuğa eziyet etmişsin,” dedi.

Bir akşam Emir yanıma geldi:

“Baba… Arkadaşlarım benimle dalga geçiyor şimdi. ‘Bulaşıkçı Emir’ diyorlar.”

İçim sızladı ama ona şöyle dedim:

“Oğlum, herkes hata yapar. Önemli olan hatandan ne öğrendiğindir.”

Emir başını salladı ve ekledi:

“Baba… Ben büyüyünce öğretmen olmak istiyorum. Kimseyi aşağılamayacağım.”

O an gözlerim doldu.

Şimdi bazen düşünüyorum: Acaba doğru mu yaptım? Oğluma hayatı göstermek için onu bu kadar zorlamak gerek miydi? Yoksa başka bir yol bulabilir miydim? Siz olsaydınız ne yapardınız?