Yıllar Sonra Döndüğüm Evde Yabancılar Vardı: Bir Anadolu Hikayesi
“Bu anahtar neden dönmüyor?” diye mırıldandım kendi kendime, kapının önünde titreyen ellerimle anahtarı çevirmeye çalışırken. Gecenin bir yarısıydı, Almanya’dan onca yol tepip Eskişehir’e varmıştım. Yorgunluğumun üstüne, içimde bir huzursuzluk vardı. Annemi görmeden eve girmemek olmazdı tabii; önce ona uğramış, sarılmış, kokusunu içime çekmiştim. “Hoş geldin oğlum,” dedi annem, gözleri dolu dolu. “Kaç yıl oldu seni görmeyeli, Yusuf?”
“Çok oldu ana, çok,” dedim. “Ama döndüm işte. Artık buradayım.”
Kafamda binbir düşünceyle kendi evime geldim. Kapıyı açmaya çalışırken anahtar dönmedi. Bir an yanlış daireye mi geldim diye düşündüm ama kapının üstündeki eski paslı zil, çocukluğumdan beri oradaydı. Zili çaldım. İçeriden ayak sesleri geldi. Kapı açıldı ve karşımda hiç tanımadığım bir adam duruyordu.
“Buyurun?” dedi adam, şaşkın ve biraz da tedirgin bir ifadeyle.
“Burası… Burası benim evim,” dedim kekelerken. “Ben Yusuf Demir. Bu ev bana ait.”
Adam arkasına dönüp içerideki kadına seslendi: “Hatice, biri geldi! Ev bizimmiş diyor!”
Kadın kapıya yaklaştı, yüzünde yorgun bir ifade vardı. “Beyefendi, yanlışınız var galiba. Biz bu evi üç yıldır kiralıyoruz. Ev sahibiyle de kontratımız var.”
O an beynimden vurulmuşa döndüm. “Nasıl olur? Ben Almanya’da çalışırken bu evi satmadım ki! Annem de burada oturuyor sanıyordum…”
Kadın bana acıyarak baktı. “Vallahi bizim suçumuz yok. Tapu sahibiyle konuştuk, her ay kiramızı ödüyoruz.”
Bir anda dizlerimin bağı çözüldü. Merdivenlere oturdum, başımı ellerimin arasına aldım. İçimde öyle bir öfke ve çaresizlik vardı ki… Annemi aradım hemen.
“Ana, benim evde yabancılar var! Ne oluyor?”
Annemin sesi titriyordu: “Oğlum… Ben sana söyleyemedim. Baban öldükten sonra borçlar birikti. Kardeşin Murat’la birlikte karar verdik… Evi satmak zorunda kaldık.”
“Bana sormadan mı? Benim haberim olmadan mı sattınız evi?” diye bağırdım telefona.
“Yusuf, sen uzaktaydın… Murat işsizdi, ben hastaydım… Başka çaremiz yoktu,” dedi annem ağlayarak.
O an içimdeki gurbetin acısı, ailemin bana sırtını dönmüş olmasıyla birleşti. Yıllarca Almanya’da inşaatlarda çalışmıştım; her kuruşumu aileme göndermiştim. Şimdi ise döndüğümde kendi evimde yabancılar oturuyordu.
O gece sabaha kadar sokaklarda dolaştım. Eskişehir’in soğuğu iliklerime işledi ama içimdeki öfke daha da yakıcıydı. Sabah olunca annemin evine gittim. Kapıyı açınca annem gözyaşları içinde bana sarıldı.
“Oğlum, affet bizi… Başka çaremiz yoktu,” dedi hıçkırarak.
“Peki ya ben? Benim emeğim? Benim hayallerim?” dedim öfkeyle.
Tam o sırada kardeşim Murat içeri girdi. Göz göze geldik; bakışlarında suçluluk ve çaresizlik vardı.
“Abi… Ne desen haklısın,” dedi Murat sessizce. “Ama o zamanlar çok sıkıştık. Sen de uzaktaydın… Annemin ameliyatı gerekiyordu, borçlar kapıya dayandı.”
“Bana sorsaydınız! Ben size para gönderirdim!” diye bağırdım.
Murat başını eğdi: “Sen zaten her şeyini bize gönderdin abi… Ama yetmedi. O ev de babamdan kalmaydı ama tapu annemin üstündeydi. Mecburduk…”
Bir an sustum, içimdeki öfke yerini derin bir hüzne bıraktı. O evde çocukluğum geçmişti; babamla ilk bisiklete binmeyi öğrendiğim bahçe, annemin sabahları yaptığı börek kokusu… Hepsi artık başkalarının anısıydı.
Günler geçti, ben ne yapacağımı bilemedim. Almanya’dan dönerken hayalim kendi evimde yeni bir hayat kurmaktı. Şimdi ise elimde hiçbir şey yoktu; ne evim vardı ne de aileme güvenim kalmıştı.
Bir gün eski mahalleden çocukluk arkadaşım Ayşe ile karşılaştım. Halimi görünce hemen anladı.
“Yusuf, ne oldu sana böyle? Gözlerin çökmüş…” dedi endişeyle.
Ona her şeyi anlattım; gözyaşlarımı tutamadım.
Ayşe elimi tuttu: “Bak Yusuf, hayat bazen insanı en zayıf yerinden vurur ama yine de ayağa kalkmak zorundayız. Ailen seni kandırmadı; çaresizlikten yaptılar belki ama senin de hakkın yenmiş oldu.”
Ayşe’nin sözleri içimi biraz rahatlattı ama yine de içimde bir boşluk vardı. O akşam annemle uzun uzun konuştum.
“Ana, ben size kırgınım ama sizi de anlıyorum,” dedim sessizce.
Annem gözyaşlarını sildi: “Oğlum, senin hakkını ödeyemeyiz ama birlikte yeniden başlayabiliriz.”
Kardeşim Murat da yanıma geldi: “Abi, istersen birlikte yeni bir ev alalım. Ben de iş buldum artık; borçları ödedik sayılır.”
Bir an düşündüm; geçmişi geri getiremeyecektim ama belki yeni bir başlangıç yapabilirdik.
Aylar geçti, ben ve Murat birlikte çalışmaya başladık; küçük bir daire kiraladık önce. Annem yanımızda kaldı; eski günleri yad ettik bazen ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Şimdi geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insanın evi gerçekten dört duvar mı yoksa sevdikleri mi? Siz olsaydınız affedebilir miydiniz? Yoksa geçmişin yükünü hep omuzlarınızda mı taşırdınız?