Zıt Kalplerin Hikayesi: Sevgiyle Sınanmak

“Yine mi yalnız geldin oğlum?” Annemin sesi, mutfaktan yükselirken içimdeki boşluğu daha da derinleştiriyordu. Masanın başına oturdum, gözlerim yerde. Babam, gazeteyi bir kenara bırakıp bana baktı: “Senin gibi efendi, çalışkan çocuk niye hâlâ evlenemedi, anlamıyorum.”

İçimden geçenleri söylemek istedim ama sustum. Çünkü biliyordum, ne söylesem anlamayacaklardı. Onlara göre mesele basitti: İşin var, evin var, huyun güzel; neden hâlâ yalnızsın? Ama ben her defasında aynı döngüye giriyordum. Sevdiğim kadınlar, hep benden farklı adamlara âşık oluyordu. Onlar, hayatı hafife alan, sorumluluk nedir bilmeyen adamlara koşarken ben kenarda kalıyordum.

Bir akşam, üniversiteden arkadaşım Zeynep’le buluştuk. O da benim gibi yalnızdı ama onun yalnızlığı kendi seçimi gibiydi. “Sana bir şey soracağım,” dedim, “Neden iyi insanlar hep yalnız kalıyor? Neden güzel kadınlar, onları üzecek adamları seçiyor?”

Zeynep bir süre sustu. Sonra gözlerini bana dikti: “Belki de biz fazla düşünüyoruz. Onlar ise anı yaşıyor. Belki de bizde eksik olan budur.”

Bu cevap beni tatmin etmedi. O gece eve dönerken kafamda binlerce soru vardı. Annem kapıyı açtı: “Yine mi mutsuzsun oğlum?”

Bir gün, mahalledeki çay ocağında otururken, yaşlı bir amca yanıma yaklaştı. Adı Mehmet Amca’ydı. Yıllardır mahallede herkes ona akıl danışırdı. Dertli olduğumu anlamış olacak ki, “Oğlum, senin gibi çocuklar neden hep dertli olur?” diye sordu.

“Bilmiyorum Mehmet Amca,” dedim. “Çalışıyorum, kimseye zararım yok. Ama sevdiğim kadınlar hep başkalarını seçiyor. Hem de öyle adamları ki… Ne işi var, ne gücü; sadece lafları güzel.”

Mehmet Amca gülümsedi: “Evladım, insanlar bazen kendilerine iyi gelmeyeni seçer. Çünkü kalp akıldan hızlıdır. Senin gibi insanlar ise önce düşünür, sonra sever. Ama aşk düşünceyle olmaz; bazen yanılmak gerekir.”

Bu sözler içimi acıttı ama bir yandan da hak verdim. Belki de fazla temkinliydim, fazla kontrollüydüm. Ama başka türlü olamazdım ki… Babamın gençliğinde yaptığı hataları dinleyerek büyüdüm; annemin gözyaşlarını gördüm. Ben hata yapmak istemiyordum.

Bir gün işyerinde yeni biri başladı: Elif. Güler yüzlü, zeki ve çalışkandı. İlk günden dikkatimi çekti ama yine de mesafemi korudum. Birkaç hafta sonra birlikte bir projede çalışmaya başladık. Akşamları geç saatlere kadar ofiste kalıyor, bazen birlikte yemek yiyorduk.

Bir akşam Elif bana şöyle dedi: “Senin gibi insanlara az rastlanıyor. Herkes çıkar peşinde, sen ise gerçekten yardım etmek istiyorsun.”

İçimde bir umut filizlendi. Belki bu kez farklı olurdu… Ama birkaç hafta sonra Elif’in başka biriyle görüştüğünü öğrendim. Hem de şirketin en rahat adamıyla; sürekli şakalaşan, işten kaytaran Murat’la.

O gece eve döndüğümde annem yine sofrayı hazırlamıştı. “Elif nasıl?” diye sordu heyecanla.

“İyi,” dedim kısaca.

Babam araya girdi: “Bak oğlum, bazen fazla iyi olmak da insanı yalnız bırakır. Biraz kendini düşünmen lazım.”

O gece odama çekildim ve aynada kendime baktım. Gerçekten fazla mı iyiydim? Fazla mı düşünceliydim? İnsanlar neden benim gibi birini istemiyordu? Yoksa ben mi yanlış yapıyordum?

Ertesi gün Elif’le karşılaştık. Göz göze geldik ama konuşmadık. İçimde bir kırgınlık vardı ama ona kızamıyordum da… Akşam Zeynep’i aradım.

“Yine mi aynı şey?” dedi Zeynep.

“Evet,” dedim. “Belki de sorun bende.”

Zeynep uzun uzun sustu. Sonra dedi ki: “Belki de senin gibi insanlar daha az bulunuyor diye değerleri geç anlaşılıyor.”

Bu sözler bana biraz teselli oldu ama ertesi gün işyerinde Murat’ın Elif’e şaka yaparkenki rahatlığını görünce içimdeki öfke kabardı. Ben neden böyle olamıyordum? Neden hayatı hafife alamıyordum?

Bir akşam babamla balkonda otururken ona sordum: “Baba, sen gençken hiç böyle hissettin mi?”

Babam derin bir nefes aldı: “Ben de senin gibiydim oğlum. Anneni ilk gördüğümde çok korktum; ya beni sevmezse diye… Ama sonra cesaret ettim ve ona açıldım. Korkuların seni esir etmesin.”

O gece uzun süre düşündüm. Cesaret etmek… Belki de eksik olan buydu.

Bir sabah Elif’le asansörde karşılaştık. Kalbim küt küt atıyordu ama bu kez konuşmaya karar verdim.

“Elif,” dedim, “Sana bir şey söylemek istiyorum.”

Elif şaşkınlıkla bana baktı.

“Ben seni gerçekten sevdim,” dedim titreyen sesimle. “Ama galiba hep geç kalıyorum.”

Elif gözlerini kaçırdı: “Sen çok iyi bir insansın,” dedi sessizce. “Ama ben… Bilmiyorum, belki de ben de yanlış seçimler yapıyorum.”

Asansör kapısı açıldı ve Elif çıktı. Ben ise orada kaldım; hem hafiflemiş hem de daha da ağırlaşmış hissediyordum.

O günden sonra kendime söz verdim: Artık duygularımı saklamayacaktım. Belki yine kaybedecektim ama en azından denemiş olacaktım.

Aylar geçti… Elif’le aramızda mesafe oluştu ama ben artık daha cesurdum. Zeynep’le daha çok vakit geçirmeye başladık; onun yanında kendimi daha huzurlu hissediyordum.

Bir gün Zeynep bana şöyle dedi: “Belki de aradığın şey çok uzakta değildir.”

O an fark ettim ki; bazen mutluluk burnumuzun dibindedir ama biz onu göremeyiz.

Şimdi dönüp geçmişe baktığımda kendime soruyorum: Gerçekten iyi olmak yalnız kalmak mı demek? Yoksa doğru insanı bulana kadar sabretmek mi gerekir? Sizce hangisi?