Üç Gün Sessizlik: Bir Anne, Bir Telefon ve Kırık Hayaller

Telefonun başında dördüncü kez duruyorum. Ahizeyi kaldırıp kulağıma götürüyorum, derin bir nefes alıyorum. Sinyal sesi var, demek ki arıza yok. Yine de içimde bir huzursuzluk, bir sıkışma… Oğlum Emre’den üç gündür haber alamıyorum. Her sabah saat dokuzda arardı, işe gider gitmez. Bugün yine sessizlik. Saat on bire geliyor. Ellerim titriyor, gözlerim doluyor.

“Neden aramıyor? Bir şey mi oldu? Yoksa bana mı kızgın hâlâ?” diye içimden geçiriyorum. Mutfağa gidip çay koyuyorum, ama çayın tadı yok. Evdeki sessizlik, Emre’nin çocukluğundan kalma oyuncakların gölgesinde daha da büyüyor. Oğlumun odasına giriyorum, eski defterlerini karıştırıyorum. Bir fotoğraf buluyorum: Emre ilkokulda, saçları dağınık, gözlerinde o eski neşe… Şimdi ise aramızda koca bir duvar var.

Kocam Cemal sabah erkenden çıkıp gitti. “Yine mi oğlanı düşünüyorsun? Büyüdü artık, bırak kendi hayatını yaşasın,” dedi kapıdan çıkarken. Ama bir anne için evlat kaç yaşında olursa olsun, hep çocuk kalıyor. Hele ki Emre gibi içine kapanık biriyse… Üniversiteyi bitirip İstanbul’a taşındığından beri aramızda hep bir mesafe oldu. Ben ona ulaşmaya çalıştıkça o daha da uzaklaştı sanki.

Üç gün önce telefonda tartışmıştık. “Anne, lütfen artık her şeye karışma! Kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum,” demişti. Ben de dayanamayıp, “Senin iyiliğin için söylüyorum oğlum! İstanbul’da tek başına ne yapacaksın? İşin de belli değil, arkadaşların da…” diye çıkışmıştım. Sonra telefonu kapattı. O günden beri aramıyor.

Akşam olunca komşum Ayşe Hanım uğruyor. “Emre’den haber var mı?” diye soruyor endişeyle. Başımı iki yana sallıyorum. “Yok Ayşe abla, üç gündür ses yok.” O da kendi oğlundan dert yanıyor: “Bizim Serkan da eve uğramaz oldu. Gençler artık başka dünyalarda yaşıyor sanki…”

Gece olunca uyuyamıyorum. Yatakta dönüp duruyorum. Cemal horluyor, dünya umurunda değil. Ben ise Emre’nin başına bir şey geldi mi diye korkudan deliye dönüyorum. Akşam haberlerinde İstanbul’da bir trafik kazası haberi çıkınca kalbim ağzıma geliyor. Hemen internetten hastane listelerine bakıyorum, ama Emre’nin adı yok.

Ertesi sabah yine aynı rutin: Telefonun başına geçiyorum, umutla bekliyorum. Yine aramıyor. İçimdeki suçluluk duygusu büyüyor: “Belki de ben çok baskı yaptım ona… Keşke biraz daha anlayışlı olsaydım.” Kendi annemi hatırlıyorum; o da bana karışırdı gençken, ben de kızardım ona. Şimdi ise onun ne hissettiğini çok iyi anlıyorum.

O gün öğleden sonra kapı çalıyor. Postacı bir zarf bırakıyor: Emre’den mektup! Ellerim titriyor zarfı açarken. Mektupta şöyle yazıyor:

“Anneciğim,

Biliyorum çok endişeleniyorsun ama biraz zamana ihtiyacım var. İstanbul’da her şey kolay olmuyor, iş bulmak zor, insanlar bambaşka… Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum ama senin sürekli araman beni daha da baskı altında hissettiriyor. Sana kızgın değilim ama biraz nefes almak istiyorum. Lütfen beni anla.

Seni seviyorum,
Emre”

Mektubu okurken gözyaşlarım süzülüyor yanaklarımdan. Oğlum bana kızgın değilmiş ama benden uzaklaşmak istiyor. İçimde bir boşluk oluşuyor; hem rahatlıyorum hem de daha çok üzülüyorum.

Akşam Cemal eve geliyor, mektubu gösteriyorum. “Bak işte, çocuk haklı,” diyor umursamazca. “Bırak biraz kendi haline… Sen de kendine bak artık.” Ama ben nasıl bırakayım? Bir anne yüreği nasıl susar?

O gece Emre’nin çocukluğunu düşünüyorum: İlk adımlarını attığı günü, hastalandığında sabaha kadar başında beklediğim geceleri… Şimdi ise aramızda sadece bir telefon hattı var ve o da üç gündür sessiz.

Ertesi gün Ayşe Hanım tekrar uğruyor. Ona mektubu gösteriyorum. “Bak Ayşe abla, çocuklar artık böyle… Bizim gibi değiller.” O da gözleri dolu dolu bana sarılıyor: “Haklısın kızım, ama biz de annelikten vazgeçemeyiz ki…”

Bir hafta geçiyor, Emre hâlâ aramıyor ama ben artık her sabah telefonu kontrol etmiyorum. Onun bana yazdığı mektubu tekrar tekrar okuyorum; anlamaya çalışıyorum onu, gençliğini, yalnızlığını… Belki de gerçekten biraz nefes almaya ihtiyacı var.

Bir akşamüstü telefon çalıyor sonunda. Ekranda Emre’nin adı! Kalbim hızla çarpıyor, açıyorum hemen:

– Alo? Emre?
– Anne… Nasılsın?
– İyiyim oğlum… Sen nasılsın?
– Daha iyiyim şimdi… Konuşmak istedim seninle…

Sesi yorgun ama huzurlu geliyor kulağıma. Uzun uzun konuşuyoruz; işinden, arkadaşlarından, İstanbul’daki hayatından bahsediyor. Ben de onu dinliyorum sadece; bu kez nasihat vermeden, sadece dinliyorum.

Telefonu kapattıktan sonra pencereden dışarı bakıyorum; güneş batmak üzere… İçimde garip bir huzur var artık. Belki de annelik bazen susmayı bilmektir; bazen de sadece beklemeyi…

Peki sizce anneler çocuklarını ne kadar serbest bırakmalı? Ya da çocuklar annelerinin sevgisini ne zaman gerçekten anlayacak? Siz ne düşünüyorsunuz?