Artık Kayınvalidemin Hizmetçisi Olmak İstemiyorum: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Gülseren! Şu yerleri de silmeden oturma sakın!” Kayınvalidemin sesi, mutfağın kapısından içeri adeta bir kırbaç gibi saplandı. Ellerim deterjanlı suyun içinde, dizlerim ağrıyor, ama başımı kaldırıp cevap veremiyorum. İçimde biriken öfkeyi yutkunarak bastırıyorum.
Ben Gülseren. Otuz dokuz yaşındayım. On beş yıldır evliyim. Eşim Mehmet’le evlendiğimde, hayallerim vardı: Kendi evim, kendi düzenim, belki küçük bir butik açmak… Ama hayat beni başka bir yola sürükledi. Mehmet’in babası vefat edince, kayınvalidem Emine Hanım’ı yalnız bırakmak istemedik. “Anneye bakmak evlatlık görevidir,” dedi Mehmet. Ben de sustum. O gün bugündür, Emine Hanım’la aynı çatının altındayız.
İlk zamanlar her şey daha kolaydı. Emine Hanım yaşlıydı ama kendi işini görebiliyordu. Ama yıllar geçtikçe, bana yüklenen sorumluluklar arttı. Sabahları onun kahvaltısını hazırlamak, ilaçlarını vermek, banyosunu yaptırmak… Yetmedi; evi süpürmek, camları silmek, çamaşırları yıkamak… Kendi annemle bile bu kadar ilgilenmemiştim. Ama kimseye şikayet edemedim. Çünkü herkesin gözünde ben “iyi gelin”dim.
Bir gün annemi ziyarete gittiğimde, annem bana şöyle dedi: “Kızım, senin de bir hayatın var. Kendini bu kadar harcama.” Ama annem bile tam anlamıyordu; çünkü o da yıllarca kayınvalidesine hizmet etmişti. Bizim köyde kadınlar hep böyleydi: Sessiz, sabırlı ve fedakar.
Ama ben artık yoruldum. Her gün aynı döngü: Sabah erken kalk, Emine Hanım’ın odasına koş, kahvaltısını hazırla, sonra evi temizle… Kendi çocuklarım bile bana yaklaşmaya çekiniyor bazen; çünkü sürekli yorgun ve gerginim.
Bir gün, oğlum Kerem yanıma geldi. “Anne,” dedi, “neden hep üzgünsün?” O an içimde bir şeyler koptu. Çocuğumun gözünde mutsuz bir anne olmak istemiyordum.
O akşam Mehmet eve geldiğinde ona açıldım:
“Mehmet, ben artık dayanamıyorum. Sürekli annenin hizmetçisi gibi hissediyorum kendimi.”
Mehmet önce şaşırdı, sonra yüzü asıldı:
“Ne diyorsun Gülseren? Annemi sokağa mı atalım? Senin görevin bu!”
İşte o an anladım ki, bu evde benim duygularımın pek de önemi yoktu. Mehmet’in gözünde ben sadece bir eş değil, aynı zamanda annesinin bakıcısıydım.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Pencereden dışarı baktım; sokak lambasının altında bir kedi yavrusu titriyordu. Kendimi o kedi gibi hissettim: Kimsesiz ve korunmasız.
Ertesi sabah Emine Hanım yine bağırarak beni uyandırdı:
“Gülseren! Çayımı neden geç getirdin? Yataklarımı da düzeltmedin!”
İçimdeki sabır taşı çatladı. İlk defa ona karşı sesimi yükselttim:
“Ben de insanım Emine Hanım! Benim de yorulduğum, hasta olduğum günler var!”
O an Emine Hanım’ın gözleri büyüdü; bana ilk defa farklı bir gözle baktı. Ama sonra dudaklarını büküp başını çevirdi.
O gün bütün gün ağladım. Çocuklarım bana sarıldı; Kerem saçlarımı okşadı. “Anne üzülme,” dedi. “Biz seni çok seviyoruz.”
Akşam olunca Mehmet’le tekrar konuştum:
“Bak Mehmet,” dedim, “ben bu şekilde devam edemem. Ya bana yardım edersiniz ya da ben kendi yoluma bakarım.”
Mehmet sessiz kaldı. Sonra başını eğdi:
“Biliyorum zorlanıyorsun ama ne yapalım? Annemi başkasına mı emanet edelim?”
İşte tam da burada Türkiye’deki binlerce kadının yaşadığı çıkmazdaydım: Ya ailemin huzuru için kendimi feda edecektim ya da kendi mutluluğum için savaşacaktım.
Bir hafta boyunca kimseyle konuşmadım. Sadece düşündüm: Ne istiyorum? Hayatımın geri kalanını böyle mi geçirmek istiyorum? Bir gün aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım dökülüyordu.
O gün kararımı verdim: Artık kendi hayatımı yaşayacaktım.
Mehmet’e ve çocuklara akşam yemeğinde açıkladım:
“Ben artık çalışmak istiyorum. Bir terzi dükkanında iş buldum. Sabahları oraya gideceğim. Evdeki işleri paylaşmamız lazım.”
Mehmet önce itiraz etti:
“Olmaz! Annem ne olacak?”
Ama bu kez kararlıydım:
“Senin annen olduğu kadar benim de hayatım var Mehmet! Ya birlikte çözüm buluruz ya da ben kendi yoluma giderim.”
Çocuklarım hemen destek oldu:
“Baba, annem çok yoruldu,” dedi kızım Elif. “Biz de yardım ederiz.”
Emine Hanım ise suratını astı ama bir şey diyemedi.
İlk gün işe giderken içimde hem korku hem umut vardı. Dükkan sahibi Ayşe Hanım bana sarıldı:
“Hoş geldin Gülseren! Kadınlar birbirine destek olmalı.”
O gün ilk defa kendimi değerli hissettim.
Eve döndüğümde çocuklar sofrayı kurmuştu; Mehmet ise çamaşırları asıyordu. Emine Hanım ise odasında sessizce oturuyordu.
Belki her şey bir anda düzelmeyecek ama en azından artık kendi hayatımı yaşamaya başladım.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayatınızdan vazgeçmek zorunda kaldınız mı? Başkalarının mutluluğu için kendinizi feda ettiniz mi? Yoksa hâlâ susup bekliyor musunuz?