“Burada Yaşamak İstemiyorum!” – Bir Kaynana Yüzünden Dağılan Hayatım
“Burada yaşamak istemiyorum!” diye bağırdım, gözyaşlarımı tutamadan. Salonda annesiyle oturan eşim, bir anlığına bana baktı, sonra başını öne eğdi. Kaynanam, her zamanki gibi, dudaklarını büzüp bana küçümseyici bir bakış attı. “Ne var bunda bu kadar büyütecek? Herkes şehirden uzak yaşıyor artık. Hem çocuklar için de daha iyi!” dedi, sesi buz gibiydi.
O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. İstanbul’un göbeğinde, küçük ama sıcak evimizde mutluyduk. Eşim Emre’yle yıllarca hayalini kurduğumuz hayatı kurmuştuk; işimize yakındık, dostlarımız yanımızdaydı. Ama kaynanam, “Çocuklar büyüyor, apartmanda olmaz bu iş,” diyerek aylarca baskı yaptı. Emre de annesinin sözünden çıkamadı. Sonunda, onun istediği gibi şehrin dışında, bana yabancı bir mahallede kocaman bir ev aldık.
Taşındığımız ilk gün, içimde tarifsiz bir boşluk vardı. Eşyalarımız kolilerde, çocuklar odalarında ağlıyordu. Emre ise sürekli annesiyle telefonda konuşuyor, bana dönüp tek bir kelime etmiyordu. Akşam olduğunda, bahçede otururken Emre’ye sordum:
— Emre, gerçekten burada mutlu olacak mıyız?
Bir süre sustu. Sonra gözlerini kaçırarak, “Alışırız,” dedi. Ama ben alışamadım. Her sabah uyanınca eski mahallemizi, komşularımızı, işime yürüyerek gitmeyi özledim. Çocuklar okula gitmek istemiyor, yeni arkadaş edinemiyordu. Ben ise her gün biraz daha yalnızlaşıyordum.
Bir akşamüstü, kaynanam elinde poşetlerle çıkageldi. “Bak bakalım ne aldım sana?” dedi, mutfağa girerken. Poşetten çıkardığı tencereleri tezgaha koydu. “Burada komşularla iyi geçinmek lazım. Akşam onlara börek yaparsın.”
İçimden bir fırtına koptu ama sesimi çıkaramadım. O gece Emre’ye yine dert yandım:
— Annemizle yaşar gibi olduk Emre! Kendi evimizde bile rahat değilim.
Emre sinirli bir şekilde başını salladı:
— Annem iyi niyetli! Hepimizi düşünüyor.
— Ama beni kimse düşünmüyor! Benim ne hissettiğim önemli değil mi?
O gece ilk defa ayrı odalarda yattık. Sabah uyandığımda Emre çoktan çıkmıştı. Çocukları okula bırakırken gözlerim doldu; küçük kızım Elif, “Anne, eski evimize ne zaman döneceğiz?” diye sordu. Cevap veremedim.
Günler geçtikçe işler daha da kötüye gitti. Kaynanam her fırsatta geldi, evdeki düzenime karıştı. “Çocuklara şunu yedirme,” dedi; “Bahçeyi böyle sulama,” dedi; “Emre’ye şunu söyle,” dedi… Kendi evimde misafir gibiydim artık.
Bir gün dayanamadım, annemi aradım. Telefonda ağlarken annem sessizce dinledi. Sonra dedi ki:
— Kızım, evlilikte bazen herkesin fedakarlık yapması gerekir ama senin sesini kimse duymuyorsa bu fedakarlık değil, haksızlık olur.
O sözler içimde yankılandı. O günden sonra Emre’yle daha çok tartışmaya başladık. Bir akşam çocuklar uyuduktan sonra ona bağırdım:
— Neden hep annenin dediği oluyor? Bizim hayatımız ne zaman bizim olacak?
Emre ilk defa bana karşılık verdi:
— Sen de annemi hiç anlamıyorsun! O da yalnız kaldı babamdan sonra…
— Ama ben de yalnız kaldım Emre! Hem de kendi evimde!
O gece kapıyı çarpıp dışarı çıktım. Bahçede oturup ağlarken komşumuz Ayşe Hanım geldi yanımıza. Sessizce yanıma oturdu:
— Zor bir dönemden geçiyorsun belli ki… Ben de yıllar önce kaynanam yüzünden çok şey yaşadım.
Onunla uzun uzun konuştuk. O da zamanında eşinin ailesinin baskısıyla kendi hayatından vazgeçmişti. “Ama sonunda dayanamadım,” dedi; “Eşimle açık açık konuştum. Ya birlikte karar veririz ya da herkes kendi yoluna gider.”
O gece eve döndüğümde Emre salonda oturuyordu. Gözleri kızarmıştı.
— Özür dilerim, dedi sessizce. Annemin baskısı altında kaldım… Ama seni kaybetmekten korkuyorum.
Birbirimize sarıldık ama içimdeki kırgınlık geçmedi. Ertesi gün kaynanam yine geldiğinde ona ilk defa karşı çıktım:
— Lütfen artık kendi evimde kendi düzenimi kurmama izin verin.
Kaynanam şaşkınlıkla bana baktı:
— Ben sadece iyiliğinizi istiyorum.
— Ama bizim iyiliğimiz için önce bizim ne istediğimizi sormanız lazım.
O günden sonra kaynanam biraz geri çekildi ama aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Emre’yle ilişkimiz ise hâlâ pamuk ipliğine bağlıydı. Çocuklar hâlâ eski evlerini özlüyor, ben ise her sabah yeni bir mücadeleye uyanıyordum.
Şimdi bazen aynaya bakıp kendime soruyorum: Bir aileyi ayakta tutan sevgi mi yoksa fedakarlık mı? Peki ya fedakarlık sadece bir kişinin omuzlarına yüklenirse… O aile gerçekten ayakta kalabilir mi? Siz olsanız ne yapardınız?