Gölgeden Gelen Mektup: Bir Evlat, Bir Baba, Bir Hayat

“Seninle konuşmam lazım, Oğuz…”

Annemin sesi, mutfağın kapısından sızan soğuk hava gibi içime işledi. O an, yıllardır duymadığım bir ismin ağırlığıyla nefesim daraldı. Elimdeki çay bardağı titredi, masaya koyarken camın çıkardığı ses evde yankılandı. Annem gözlerimin içine bakıyordu; yüzünde hem korku hem de umut vardı. “Baban döndü,” dedi fısıltıyla.

Baba… O kelime, çocukluğumdan beri içimde yankılanan bir boşluktu. On yaşındaydım gittiğinde. Bir sabah, kahvaltı masasındaki sandalyenin boş kaldığını fark ettik. Annem ağlamamaya çalıştı, ben ise anlamamaya… O günden sonra evimizde hep eksik bir sandalye vardı. Yıllar geçti, büyüdüm, okudum, çalıştım; İstanbul’un gökdelenlerinde adımı duyurdum. Ama her başarımda, her terfimde içimde bir yer hep eksikti.

Şimdi, otuz yıl sonra, annem bana babamdan gelen bir mektubu uzattı. Zarfta eski bir el yazısı vardı: “Oğlum Oğuz’a.” Ellerim titreyerek açtım. “Sana anlatacaklarım var,” diyordu. “Beni dinler misin?”

O gece uyuyamadım. Mektuptaki her kelime beynimde dönüp durdu. Neden şimdi? Neden yıllarca sustuktan sonra? Annem mutfakta sessizce ağlıyordu. Yanına oturdum. “Neden bana söylemedin?” dedim. Gözyaşlarını sildi, “Seni korumak istedim,” dedi. “Belki de kendimi…”

Ertesi gün iş yerinde toplantıdaydım ama aklım hep mektuptaydı. Asistanım Zeynep, “İyi misiniz?” diye sorduğunda gözlerim doldu. “Babam döndü,” dedim kısık sesle. O an anladım ki, ne kadar başarılı olursam olayım, geçmişimin gölgesi peşimi bırakmıyordu.

Akşam eve dönerken Kadıköy’ün kalabalığında yürüdüm. Herkesin bir yere yetişme telaşı vardı ama ben geçmişime yetişmeye çalışıyordum sanki. Eve vardığımda annem sofrayı hazırlamıştı. “Yarın görüşecek misin?” diye sordu. Cevap veremedim.

Gece boyunca eski fotoğraflara baktım. Babamla çekilmiş birkaç soluk fotoğraf… Birinde beni omzuna almış, gülümseyerek bakıyor. O anı hatırlamıyorum bile. İçimde öfke ve özlem birbirine karıştı.

Ertesi gün, mektupta yazan adrese gittim. Eski bir apartmanın üçüncü katı… Kapıyı çaldım. Açan adamı ilk başta tanıyamadım; saçları bembeyaz olmuş, gözleri yorgun ama tanıdık bir sıcaklık var bakışlarında.

“Oğuz…” dedi sesi titreyerek.

Bir süre sessizce baktık birbirimize. İçimdeki çocuk bağırmak istiyordu: “Neredeydin? Neden gittin?” Ama sadece başımı salladım ve içeri girdim.

Küçük bir salonda oturduk. Duvarlarda eski halılar, köşede bir soba… Babam ellerini ovuşturdu. “Sana anlatacak çok şeyim var,” dedi. “Ama önce dinlemek ister misin?”

Bir an düşündüm. Onca yılın ardından, ona ne kadar kızgın olsam da, cevaplarımı duymak istiyordum.

“Dinliyorum,” dedim.

Başladı anlatmaya… Gençliğinde yaptığı hataları, borçlarını, korkularını… Anneme yük olmamak için gittiğini söyledi ama ben biliyordum; gitmek kolaydı, kalmak zordu.

“Her gün seni düşündüm,” dedi gözleri dolarak. “Ama geri dönmeye cesaret edemedim.”

İçimdeki öfke kabardı. “Beni hiç aramadın! Bir telefon bile etmedin!” diye bağırdım.

Başını eğdi. “Haklısın,” dedi sadece.

O an anladım ki, bazen en büyük cezayı insan kendine veriyor; pişmanlıkla yaşamak…

Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Ben büyüdüm baba,” dedim titrek bir sesle. “Ama içimde hep eksik kaldım.”

Babam elimi tutmaya çalıştı ama geri çektim. “Affetmek kolay değil,” dedim.

O gün saatlerce konuştuk. Geçmişteki yaralarımızı açtık, sustuk, ağladık… Eve dönerken içimde bir hafiflik vardı ama aynı zamanda büyük bir boşluk da… Annem beni kapıda karşıladı.

“Nasıl geçti?” diye sordu endişeyle.

“Zor,” dedim sadece. “Ama gerekiyordu.”

O gece pencereden İstanbul’un ışıklarına baktım. Hayatın ne kadar kısa olduğunu düşündüm; affetmenin ve affedilmenin ne kadar zor olduğunu…

Şimdi düşünüyorum da; insan geçmişinden kaçabilir mi gerçekten? Yoksa her başarıda, her mutlulukta o eksik sandalye hep orada mı durur?

Siz olsaydınız affeder miydiniz? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?