Oğlumun Mezuniyetinde Dökülen Gözyaşlarım

– Nereye böyle şık şık giyindin, Halil abi? diye seslendi alt komşum Mehmet, apartmanın girişinde beni görünce. Elimde ütülü ceketim, kravatım biraz yamuk, ayakkabılarım parlatılmış. Bir an duraksadım, içimden geçenleri belli etmemeye çalışarak gülümsedim.

– Oğlumun mezuniyet töreni var bugün, dedim. Sesim titredi mi, bilmiyorum. Mehmet’in gözleri parladı, ama hemen ardından alaycı bir tebessümle ekledi:

– Vay be! Ne çabuk büyüdü çocuklar…

– Bizimkiler de büyüyor işte, dedim. Yutkundum. O an içimde bir şeyler çatırdadı sanki. Mehmet lafı uzattı:

– Eee, yakında kurtulursun artık nafakadan falan, dedi. Şaka mıydı, ciddiyet mi? Bilemedim. Gözlerimi kaçırdım, içimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım.

Apartmandan çıkarken annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Halil, oğlunla ilgilen biraz! Erkek adam duygusunu belli etmezmiş… Senin baban da böyleydi.”

Babamın gölgesi hep üzerimdeydi. O da duygularını saklayan, sert bir adamdı. Ben de öyle olmaya çalıştım yıllarca. Ama şimdi, oğlumun mezuniyetinde, içimde biriken her şey patlamak üzereydi.

Arabaya bindim. Ellerim direksiyonda titriyordu. Yolda giderken kendi kendime konuştum:

“Halil, sen ne zaman ağladın en son? Oğlun doğduğunda mı? Yoksa baban öldüğünde mi?”

Hatırlamıyorum. Erkek adam ağlamaz derler ya… Yalan! İçimden taşan bir sel var ama kimseye göstermemek için yıllardır kendimi sıkıyorum.

Tören alanına vardığımda kalabalık arasında oğlumu aradım. Gözüm hemen buldu onu: Cübbesinin içinde biraz utangaç, biraz gururlu. Yanında annesi, eski eşim Sevgi vardı. Onunla yıllardır konuşmuyorduk neredeyse; aramızdaki soğukluk oğluma da yansımıştı.

Sevgi bana bakmadı bile. Oğlum ise uzaktan el salladı. İçimde bir burukluk… Yanlarına gittim.

– Merhaba oğlum, dedim. Sesi titrek çıktı.

– Hoş geldin baba, dedi. Gülümsedi ama gözlerinde bir mesafe vardı.

Sevgi araya girdi:

– Halil, geç kalmadın ya?

– Hayır, dedim. Trafik vardı biraz.

Oğlumun omzuna dokundum. “Seninle gurur duyuyorum,” demek istedim ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Sadece başımı salladım.

Tören başladı. Herkes alkışlıyor, fotoğraf çekiyor. Ben ise içimdeki fırtınayla baş başayım. Oğlum sahneye çıktığında gözlerim doldu. Gözyaşlarımı tutmaya çalıştım ama başaramadım.

Yanımdaki adam – muhtemelen başka bir baba – bana baktı:

– Ağlama be abi, erkek adam ağlar mı hiç?

Bir an ona dönüp bağırmak istedim: “Ağlar! Hem de en çok erkekler ağlar!” Ama sustum. İçimdeki çocuk hâlâ babasından azar işitmekten korkuyor sanki.

Tören bittiğinde oğlum yanıma geldi:

– Baba… Sen iyi misin?

Gözlerimi sildim.

– İyiyim oğlum… Sadece… Çok gururluyum seninle.

O an sarıldık. İlk defa bu kadar sıkı sarıldık birbirimize. Oğlumun omzunda ağladım sessizce. İnsanlar bakıyor mu, umurumda değildi artık.

Sevgi uzaktan bakıyordu bize. Gözlerinde bir yumuşama gördüm sanki. Yıllardır süren soğukluğun ardından ilk defa bana yaklaşmak istediğini hissettim.

Arabaya dönerken oğlum yanımda yürüyordu.

– Baba… Sen hiç ağlamazdın eskiden.

Duraksadım.

– Bazen insan yıllarca tuttuğu gözyaşlarını bir anda bırakırmış oğlum…

Oğlum başını salladı:

– Ben de bazen ağlamak istiyorum ama utanıyorum.

Durdum, ona döndüm:

– Ağlamak ayıp değil ki oğlum… Erkekler de ağlar. Bunu bil yeter.

Eve dönerken kendi babamı düşündüm. Onun bana hiç sarılmadığını, duygularını göstermediğini… Ben oğluma farklı davranmak istedim ama çoğu zaman başaramadım. Toplumun yüklediği rollerden kurtulmak kolay değilmiş meğer.

Gece yatağa uzandığımda gözlerimi tavana diktim. Kendi kendime sordum: “Acaba oğlumla aramdaki mesafeyi kapatabilecek miyim? Erkeklerin de duygularını göstermesi için daha ne kadar bekleyeceğiz?”

Sizce erkekler neden duygularını saklamak zorunda hisseder? Yoksa biz mi yanlış öğrendik her şeyi?