Fazla İyiliğin Bedeli: Altı Kişilik Bir Ders
“Yeter artık, Zeynep! Herkese yetişmek zorunda değilsin!” diye bağırdı annem, mutfakta elleriyle masaya vururken. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Annemin sesi, evimizin duvarlarında yankılandı; babam ise sessizce gazetesini katlayıp odasına çekildi. Ben ise elimdeki çay tepsisini bırakıp derin bir nefes aldım. O gün, hayatımda ilk kez, iyiliğimin yükünü omuzlarımda hissettim.
Ben Zeynep. 28 yaşındayım, İstanbul’da yaşıyorum. Hayatım boyunca insanlara yardım etmeyi, onların dertleriyle dertlenmeyi görev bildim. Arkadaşlarımın en zor zamanlarında yanında oldum, ailemin tüm sorumluluklarını üstlendim. Ama kimse bana “Sen nasılsın?” diye sormadı. Sanki herkesin yükünü taşımak benim kaderimdi.
O gün annemle tartışmamızın sebebi, abim Murat’ın işsiz kalmasıydı. Murat, üniversiteyi bitirdikten sonra iş bulamamıştı ve aylardır evde oturuyordu. Annem sürekli bana, “Kızım, Murat’a iş bulması için yardımcı ol,” diyordu. Ben de elimden geleni yapıyordum; CV’sini hazırlıyor, tanıdıklarıma soruyor, hatta kendi iş yerimde ona referans olmaya çalışıyordum. Ama Murat hiçbir çabamı takdir etmiyor, aksine daha da içine kapanıyordu.
Bir akşam, Murat’la balkonda otururken ona sordum:
— Murat, gerçekten ne yapmak istiyorsun? Sana nasıl yardımcı olabilirim?
Başını öne eğdi, sigarasından derin bir nefes çekti.
— Zeynep, senin yardımına ihtiyacım yok. Herkesin gözünde aciz biri oldum zaten. Bırak da kendi başıma halledeyim.
O an anladım ki, bazen fazla yardım etmek karşındakini daha da yalnızlaştırıyor. Ama yine de kendimi durduramadım; çünkü içimdeki o “herkesi kurtarma” dürtüsü beni rahat bırakmıyordu.
Sadece ailemde değil, arkadaş çevremde de aynıydı durum. Üniversiteden beri en yakın arkadaşlarım olan Elif, Cemre, Baran, Ekin ve Selim’le her hafta buluşurduk. Herkesin bir derdi vardı ve hepsi bana anlatırdı. Elif’in sevgilisiyle sorunları vardı; Cemre iş yerinde mobbing görüyordu; Baran ailesinin borçlarıyla boğuşuyordu; Ekin sınav stresindeydi; Selim ise depresyondaydı. Hepsine ayrı ayrı zaman ayırıyor, onları dinliyor, çözüm bulmaya çalışıyordum.
Bir gün Elif beni aradı:
— Zeynep, acil konuşmamız lazım. Yine kavga ettik Emre’yle. Ne yapacağım bilmiyorum.
Saat gece yarısıydı ama hemen kalkıp Elif’in evine gittim. Onu sabaha kadar dinledim, ağladık, konuştuk. Sabah işe uykusuz gittim ama Elif’in biraz olsun rahatlaması bana yetmişti.
Bir başka gün Cemre aradı:
— Zeynep, patronum yine bana bağırdı. Dayanamıyorum artık.
Onunla da saatlerce telefonda konuştum, ona moral verdim. Baran’a borç bulmak için kendi paramdan verdim; Ekin’in sınavlarına yardım ettim; Selim’i psikoloğa gitmeye ikna ettim.
Ama bir süre sonra fark ettim ki, ben yoruldukça onlar daha çok yükleniyordu bana. Kimse benim yorgunluğumu sormuyor, kimse “Sen iyi misin?” demiyordu. Bir gün iş yerinde büyük bir hata yaptım; patronum beni odasına çağırdı:
— Zeynep Hanım, son zamanlarda çok dalgınsınız. Böyle devam ederse işlerimizi aksatacaksınız.
O an anladım ki, başkalarının hayatını düzeltmeye çalışırken kendi hayatımı mahvediyordum.
Bir akşam arkadaş grubumuzla kafede buluştuğumuzda dayanamadım ve patladım:
— Arkadaşlar, ben de insanım! Benim de sorunlarım var! Hepinizin derdini dinliyorum ama kimse bana sormuyor: “Zeynep sen nasılsın?”
Herkes bir anda sustu. Elif gözlerini kaçırdı; Cemre başını öne eğdi; Baran sessiz kaldı; Ekin ve Selim ise şaşkınlıkla bana baktılar.
Baran sessizliği bozdu:
— Haklısın Zeynep… Biz seni hep güçlü sandık. Senin de yorulabileceğini hiç düşünmedik.
O gece eve dönerken gözyaşlarımı tutamadım. Annem kapıda karşıladı beni:
— Kızım ne oldu? Yine mi birinin derdi?
Başımı salladım:
— Anne… Ben artık kimsenin yükünü taşımak istemiyorum.
Annem sarıldı bana:
— Kızım, iyilik güzeldir ama fazlası insanı tüketir. Bunu en iyi sen öğrendin artık.
O günden sonra kendime söz verdim: Önce kendimi seveceğim, kendi ihtiyaçlarımı gözetmeden başkasına koşmayacağım. Arkadaşlarımla arama mesafe koydum; Murat’a da kendi yolunu bulması için alan tanıdım.
Aylar geçti… Murat kendi çabasıyla bir iş buldu ve bana teşekkür etti:
— Zeynep, sen bana alan tanımasaydın belki hâlâ evde oturuyor olurdum.
Arkadaşlarım da zamanla bana daha çok değer vermeye başladı; artık sadece dertlerini değil, mutluluklarını da paylaşıyorlardı benimle.
Şimdi düşünüyorum da… Acaba siz de benim gibi fazla iyi olmaktan yoruldunuz mu hiç? İnsan ne zaman “hayır” demeyi öğrenmeli? Yoksa iyilik de bazen insanı yalnızlaştırır mı?