Saygının Kırıldığı Akşam: Bir Anadolu Kasabasında İnanç ve İtibar Savaşı

“Sen bana selam vermeyecek misin, İsmail Hoca?”

Halil Başkan’ın sesi caminin avlusunda yankılandığında, elimdeki tesbih bir anda yere düştü. O an, cuma namazından çıkan kalabalığın bakışları üzerime çevrildi. Gözlerim yerdeki tesbih tanelerinde, yüreğim ise göğsümde çırpınan bir kuş gibi…

O sabah her şey sıradandı. Sabah ezanını okuduktan sonra, annemin yaptığı sıcak çayı içip camiye geçmiştim. Kasabanın insanlarıyla selamlaşırken, Halil Başkan’ın lüks arabası avluya yanaştı. Herkes gibi ben de başımla hafifçe selam verdim. Ama o, alışık olduğu o gösterişli karşılamayı bekliyordu. Belki de elini öpmemi… Bilmiyorum. Ama ben sadece başımı eğdim.

Namazdan sonra avluda, herkesin önünde bana çıkıştı. “Bunca yıl bu kasabaya hizmet ettim, bir selamı çok mu gördün?” dedi. Sesindeki kırgınlık mıydı, yoksa öfke mi? O an ayırt edemedim. Ama kasabanın ileri gelenleri, muhtarlar, esnaf, herkes susmuştu. Sanki bir mahkeme kurulmuştu ve ben yargılanıyordum.

O akşam eve döndüğümde annem gözlerime baktı. “Oğlum, Halil Başkan’ı kırmışsın,” dedi usulca. “Kasaba küçük, laf hemen yayılır.” Babam ise sessizdi. Yüzünde yılların yorgunluğu ve biraz da korku vardı. “İmamlık zor iş oğlum,” dedi sonra. “Ama insanın onuru da önemli.”

O gece uyuyamadım. İçimde bir fırtına… Bir yanda görevim, diğer yanda insanlara olan saygım… Ama ya kendi onurum? Sabah olduğunda caminin önünde bir grup adam bekliyordu. İçlerinden biri, kasabanın eski esnaflarından Mehmet Amca, yanıma yaklaştı: “İsmail Hoca,” dedi, “Başkan senden özür bekliyor.”

Bir imam olarak topluma örnek olmam gerektiğini biliyordum ama özür dilemek… Neden? Sadece başımı eğip selam verdiğim için mi? İçimde bir isyan yükseldi ama sesimi çıkaramadım.

O gün kasabada dedikodu aldı başını gitti. Kahvede oturanlar, bakkalda alışveriş yapan kadınlar, herkes bu olayı konuşuyordu. Kimisi beni haklı buluyor, kimisi Halil Başkan’ı savunuyordu. En yakın arkadaşım Yusuf bile bana mesafeli davranmaya başladı.

Bir hafta sonra Halil Başkan’ın oğlu düğün yaptı. Beni davet etmediler. Oysa her düğünde dua etmem istenirdi. Bu kez çağrılmadım. Annem gözyaşlarını saklamaya çalıştı ama ben gördüm. Babam ise “Bazen doğru bildiğin yolda yalnız yürürsün,” dedi.

Cuma hutbesinde insanlara saygının öneminden bahsettim. Ama cemaatin bakışlarında bir soğukluk vardı. Sanki herkes benden bir adım uzaklaşmıştı.

Bir akşam caminin avlusunda Halil Başkan’la karşılaştık. Yüzüme bakmadan geçti gitti. O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır bu kasabaya hizmet etmiş, insanların acısında yanında olmuş, çocuklarının sünnetinde dua etmişim… Şimdi ise bir selam yüzünden dışlanıyordum.

Bir gece Yusuf kapımı çaldı. “İsmail,” dedi, “Biliyorum zor durumdasın ama Halil Başkan güçlüdür. Ona karşı gelmek kolay değil.”

“Ben ona karşı gelmedim ki,” dedim hüzünle. “Sadece kendim olmaya çalıştım.”

Yusuf başını eğdi: “Ama burada işler öyle yürümüyor.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Ya boyun eğip özür dileyecektim ya da kendi doğrularımda ısrar edecektim. Sabah namazından sonra kararımı verdim.

Caminin avlusunda Halil Başkan’ı bekledim. Geldiğinde yanına gittim.

“Başkanım,” dedim, “Size saygım sonsuz ama ben de bir insanım. Herkesin önünde özür dilememi istiyorsanız, bunu yapamam. Çünkü bu sadece bana değil, mesleğime de saygısızlık olur.”

Halil Başkan yüzüme baktı, gözlerinde öfke ve şaşkınlık vardı.

“Demek ki sen de bizim gibi insanlardan değilsin,” dedi ve arkasını dönüp gitti.

O günden sonra hayatım daha da zorlaştı. Cemaatten bazıları arkamdan konuşmaya başladı; çocuklar camiye gelmez oldu; annem hastalandı, babam içine kapandı.

Ama ben her sabah aynaya baktığımda kendimi kaybetmediğimi biliyordum.

Bir gün kasabaya yeni atanan kaymakam beni ziyaret etti. Olayı duymuştu.

“İsmail Hoca,” dedi, “Bazen doğru bildiğin yolda yürümek bedel ister. Ama unutma, gerçek saygı insanın kendine duyduğu saygıdır.”

O sözler içimi rahatlattı mı bilmiyorum ama en azından yalnız olmadığımı hissettim.

Şimdi caminin avlusunda otururken düşünüyorum: Bir selam yüzünden hayatım değişti. Saygı bazen gösterişte mi saklıdır yoksa içten gelen bir hissiyat mıdır? Siz olsaydınız ne yapardınız? Özür diler miydiniz yoksa kendi onurunuzdan mı vazgeçmezdiniz?