Ağabeyimin Düğünü: Bir Sabahın Sessizliğinde

“Yeter artık, Baran! Kaç yaşına geldin, hâlâ kendi başına bir işin yok!” Annemin sesi, trenin metalik gürültüsüne karışıp kulaklarımda yankılanıyor. Oysa o an, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Sivas’a yaklaşırken, herkes uyurken, sadece ben uyanığım. Üst ranzada sırtüstü yatıyor, camdan dışarı bakıyorum. Gözlerimden uyku akıyor ama içimdeki huzursuzluk daha ağır basıyor. Dışarıda köyler birer birer geçiyor, istasyonlar bomboş, peronlarda kimse yok. Sanki bütün dünya uyuyor, bir tek ben uyanığım.

Ağabeyimin düğünü için İstanbul’dan yola çıktım. Annem aradı, “Baran, bu sefer gelmezsen bir daha yüzümü görme!” dedi. Babam konuşmaz zaten, ama bakışları yeter: “Sen ne zaman adam olacaksın?”

Tren yavaşlıyor. Yanımdaki adam horluyor, karşımdaki kadın çocuğunu kucağına almış, başı yana düşmüş. Ben ise ellerimi yumruk yapmışım farkında olmadan. İçimde bir öfke var; neye, kime bilmiyorum. Belki kendime, belki aileme, belki de bu ülkenin bana biçtiği role.

Birden kapı aralanıyor. Küçük bir kız çocuğu başını uzatıyor: “Amca, inecek misin?” Gülümsüyorum ama içim acıyor. “Birazdan,” diyorum. O an fark ediyorum ki çocukluğumdan beri ilk defa memlekete bu kadar isteksiz dönüyorum.

Ağabeyim Murat benden dört yaş büyük. Hep örnek çocuk oldu. Üniversiteyi bitirdi, askere gitti, döndü, köyde babamla birlikte iş kurdu. Şimdi de Elif’le evleniyor. Herkesin gözdesi o; ben ise İstanbul’da tutunamayan, işten işe savrulan, ne istediğini bilmeyen Baran.

İstasyona vardığımızda annem beni karşılıyor. Yüzünde hem özlem hem öfke var. “Hoş geldin oğlum,” diyor ama sesi titrek. Arabaya biniyoruz. Yol boyunca sessizlik. Sadece radyoda eski bir türkü çalıyor: “Gurbet elde bir başıma…”

Köye vardığımızda herkes telaş içinde. Halam börek açıyor, yengem çay demliyor, kuzenlerim bahçede oyun oynuyor. Ben ise kendimi yabancı hissediyorum; sanki bu ev bana ait değilmiş gibi.

Murat beni görünce sarılıyor: “Kardeşim! Nihayet geldin!” Gözlerinde gerçek bir sevinç var ama ben ona bakamıyorum bile. İçimdeki kıskançlık mı, utanç mı bilmiyorum.

Akşam yemeğinde herkes sofrada toplanıyor. Babam baş köşede oturuyor, annem onun yanında. Konu hemen bana geliyor:

“Baran, İstanbul’da ne yapıyorsun şimdi?”

Yutkunuyorum. “Bir şirkette çalışıyorum,” diyorum ama aslında geçen hafta işten çıkarıldım. Kimseye söyleyemedim.

Babam kaşlarını çatıyor: “Ne zaman adam olacaksın oğlum? Murat’a bak, köyde iş kurdu, evleniyor da… Sen hâlâ sürünüyorsun.”

Annem araya giriyor: “Baran’ın da zamanı gelecek.”

Ama ben biliyorum; onların gözünde hep eksik kalacağım.

Gece odama çekiliyorum. Pencereden dışarı bakıyorum; köyün ışıkları sönmüş, sadece uzaklardan köpek havlamaları geliyor. İçimde bir boşluk var. İstanbul’da yalnızdım ama özgürdüm; burada kalabalık içindeyim ama daha yalnız hissediyorum.

Ertesi gün düğün hazırlıkları başlıyor. Murat’ın yüzünde heyecan var; Elif’in ailesiyle tanışmaya gidiyoruz. Herkes bana bakıyor: “Baran sen de artık evlenmelisin,” diyorlar. Gülümsüyorum ama içimden ağlamak geliyor.

Elif’in babası bana soruyor: “Senin de gönlünde biri var mı?”

Yutkunuyorum yine. İstanbul’da Sevda vardı; ama o da ailesinin baskısına dayanamadı, Almanya’ya gitti. Ben ise burada sıkışıp kaldım.

Düğün günü geliyor. Herkes şık giyinmiş, davul zurna çalıyor. Murat’ın gözleri parlıyor; ben ise gölgede kalmış gibiyim.

Nikâh sırasında annem yanıma sokuluyor: “Baran, sen de böyle mutlu olacaksın bir gün,” diyor.

Ama ben biliyorum; benim yolum başka.

Düğünden sonra Murat’la bahçede oturuyoruz. Bana dönüyor:

“Baran, neden bu kadar mutsuzsun? Benim düğünümde bile yüzün gülmüyor.”

Başımı eğiyorum: “Abi… Ben burada mutlu olamıyorum.”

Murat derin bir nefes alıyor: “Hepimiz kendi yolumuzu seçtik kardeşim. Ama ailemiz… Onları üzmek istemiyoruz.”

Gözlerim doluyor: “Ben de istemiyorum abi… Ama ben başka bir hayat istiyorum.”

Murat omzuma dokunuyor: “O zaman git ve ne istiyorsan onu yap.”

O gece sabaha kadar uyuyamıyorum. Sabah ezanı okunurken valizimi topluyorum. Annem kapıda bekliyor:

“Nereye gidiyorsun oğlum?”

“Anne… Ben burada kalamam.”

Gözleri doluyor: “Bizi bırakıp nereye gideceksin?”

“Bilmiyorum anne… Ama kendimi bulmam lazım.”

Annem sarılıyor bana; gözyaşları omzuma damlıyor.

Trene biniyorum yine; bu sefer daha kararlıyım. Camdan dışarı bakarken içimden şu soruyu soruyorum:

“Bir insan ailesini üzmeden kendi yolunu bulabilir mi? Yoksa hep bir taraf eksik mi kalacak?”