Küçük Bir Çocuğun Elleri: O Sabah Otobüste Başlayan Hikaye

“Baran, lütfen, bana bir şey söylemek ister misin?” diye tekrar sordum, onun yanında göz hizasında eğilerek. Sanki ona uzattığım el, kasvetli bir kuyudan kurtaracak bir ipti ama göğsümü delen o sessizlikte sadece birbirimizin nefeslerini duyabiliyorduk. Otobüs hafifçe sarsılırken yanımıza oturan Ayşe bile bir şey olduğunun farkındaydı, göz ucuyla bana bakıp dudaklarını ısırdı ama susmayı tercih etti. Birkaç dakika sonra yol boyunca sanki saatler geçmiş gibi hissettim, sonunda Baran – dudaklarını ısırarak, neredeyse duyulmaz bir sesle – “Yalnız geldim, annem geç uyandı, eldivenimi bulamadım…” dedi. Herhalde gözlerimin içine bakmasaydı inanırdım ama o bakış… Çocuk yalanı böyle mi olurdu; öyle uydurma, öyle korkmuş ve suçlu…

O an yanımdaki öğretmen Zuhal Hanım’ın gözünde de kıvılcımı gördüm. O, mesleğinin verdiği sezgiyle benden çabuk davranıp “Barancığım, eldivensiz geldin ama ellerin niye bu kadar yara? Evde bir şey mi oldu?” diye sordu. Baran hemen başını öne eğdi, avuçlarını tekrar bacaklarının arasında sıkıştırdı. Sanki tüm dünya onu takip ediyordu, bir çukur kazıp kaybolmak istiyordu. Kim bilir, evde olanları bir yetişkine söylersen ne cezalar alırsın, baskıcı bir baban varsa nelerle tehdit edilirsin? Ben bir öğretmen kızı olarak büyüdüm, annem her zaman bana, çocukların susmalarının birçoğunda arka planda büyük bir korku olduğunu söylerdi. O sabah, bu sözler beynimde çınlıyordu.

Okula vardığımızda herkes sırayla inip koştururken, Baran geride kaldı. Zuhal Hanım’la göz göze geldik, ikimiz de endişeliydik. Ellerini tutup dikkatlice baktım; o çatlaklar, metin bir şekilde sürdürülen bir işkencenin izleriydi. Evinde kalorifer bozulmuş bir çocuğun elleri böyle olmazdı. “Bunu mutlaka konuşmalıyız,” dedim Zuhal Hanım’a sessizce. “Rehberlik hocasıyla, mutlaka.” Sınıfa girerken Baran’ın gözlerinden iki damla yaş daha akıyordu.

Gün boyunca aklım hep Baran’da kaldı. Öğle arasında kantinde çocukların arasında gülmeye çalışıyordu ama ellerini kollarının içine saklamaktan vazgeçmiyordu. Sabah yaşadıklarımızı okulun rehberlik servisine anlattık. Rehberlik öğretmeni Leyla Hanım, zaten daha önce de bu ailede sıkıntılar olduğunu, Baran’ın okuldan parmak uçlarındaki yara izleriyle geldiğini hatırlattı. “Anne çalıştığı için bazen ilgisiz kalıyorlar. Baba ise sert bir adam; komşularından birkaç kez çocuklara bağırdığı, el kaldırdığı duyulmuş,” dedi endişeyle. İçim burkuldu. O küçük parmaklara değen ağır elleri, suskun kalan anneleri, içi kan ağlayan öğretmenleri düşündüm. Türkiye’nin hangi köşesinde bir çocuk daha, ‘daha iyisi için’ susuyor, kime anlatamıyor, kimin derdini kimse duymuyor?

Akşam eve döndüğümde anneme başımdan geçenleri anlattım. “Neler yapılabilir anne?” diye sordum, gözlerim dolu dolu. Annem bir süre sessiz kaldı, çayından bir yudum aldı. “Devlete güveneceğiz tabii ama bazen çocukları sadece devlet koruyamıyor. Mahalle, komşu, öğretmen; herkesin bir sorumluluğu var,” dedi usulca. O an ne kadar doğru söylediğini anladım… Ama o gece, uyuyamadım. Baran’ın ince, çatlamış parmaklarını, gri atkısının altında saklanan koca gözlerini düşündüm. Keşke bir şey yapabilsem, keşke kimse Baran kadar yalnız kalmasa…

Sonraki günlerde okulda Baran’a daha yakın olmaya çalıştım. Aralarda ona kitap verdim, arka sırada sessizce yanında oturdum, bazen kantinden aldığı simidini bölüştük. Ama açıkça konuşmasa da içindeki korkunun yüzüne yansıdığını görebiliyordum. Rehberlik servisi de harekete geçti, aileyle birkaç toplantı yapıldı ama Baran’ın babası, “Evde her şey yolunda, çocuk biraz hassas,” demekle yetindi. Komşular da arada okula uğrayıp “ama adam çalışkan, ekmek parası için uğraşıyor, biraz sinirli sadece” tarzı laflar etti. Oysa işin rengi belliydi. Sessizce herkesten kaçan bir çocuk, sabahları soğukta otobüsün en gerisinde titreyen bir çocuk… Biz göz göre göre kayboluyorduk, Baran’ın içinde bir şeyler yavaşça kırılıyordu.

Bir gün dersten sonra bina çıkışında annesiyle karşılaştım. Elinde eski bir çanta, yüzünde yılların yorgunluğu… “Baran iyi mi?” diye sordum, sesim titreyerek. Kadıncağız utandı, bakışlarını kaçırdı. “Babası öyle… Sinirlenince eli kalkıyor. Ben engelleyemiyorum, ama çocuklar büyüyünce unutmaz diyorlar… Ne olur kimseye söylemeyin” diye fısıldadı. İçim acıdı, ülkemde on binlerce annenin sırrı buydu işte. Susmak, utanç duymak, ne toplumdan ne devletten destek almak. Ellerim titredi; onlara uzattığımda, o kadının gözlerinde utancın ve yorgunluğun karışık gölgesini gördüm.

O günden sonra hem Baran’a hem annesine çaktırmadan daha çok yardım etmeye başladım. Kendi ördüğüm eski atkımı, fazla kalan eldivenleri, kitapları her fırsatta onlara ulaştırdım. Ama asıl istediğim yaraları sarmak değil, o yaraların hiç oluşmasına izin vermemekti… Bir gün son dersten sonra Baran, defterini bana uzattı. Titreyen bir el yazısıyla “Teşekkür ederim Öğretmenim…” diye yazmıştı. Altında minicik bir kalp çizmiş, içine annesinin adını da yazmıştı. O notu sakladım, şimdi bile zaman zaman çıkarıp bakarım.

Yıllar geçti, Baran artık büyüdü, başka bir şehre taşındı ama zaman zaman bana mesaj gönderir, “Bugün ellerim hiç üşümedi, çünkü içim ısındı Öğretmenim,” der. O, bir şekilde hayata tutundu, yaşadıklarını arkada bıraktı belki ama hâlâ içinde o çocuk, ellerini saklamak isteyen masum halini taşıyor.

Bugün hâlâ bir okul servisi geçtiğinde, ya da sabah sokaklarda soğukta bekleyen çocukları gördüğümde, Baran’ı ve sessiz gözyaşlarını hatırlarım. Çünkü biliyorum; her kasabada bir Baran varsa, her şehirde birileri gözlerini kaçırıyordur. Ve soruyorum kendime, size de soruyorum: Gerçekten duymamazlıktan gelmeye gücümüz var mı? O küçük elleri kimlerin ısıtması lazım, sadece devlet mi yoksa her birimiz mi? Bazen tek bir bakış, tek bir dokunuş, belki de bütün bir hayatı değiştirebilir… Sizce bir çocuğun suskunluğunu kim bozmalı, ilk olarak kim cesaret göstermeli?