Bir Sessizliğin Ardında

— Bu da ne şimdi, Kasımın sonunda kapıya bırakılan bu zarf… Elim titriyor, sanki zarfı değil, geçmişimi taşıyorum avucumda. Evin içinde ayak seslerim yankılanıyor, zaten aylardır kendi nefesim bana yük olmuşken, bir de bu beklenmedik ziyaret! Açtım zarfı, o eski, solmuş kağıda gözüm takıldı: ‘Anne bekliyor. Huşun altındaki ev. Sessizlik son değil.’ O an kalbim deli gibi çarpıyor, ne demek şimdi bu? Onca yıl sonra, uzakta kaldığım, arkamda çürümeye terk ettiğim çocukluğumun köyüne çağrılıyorum. Beşiktaş’ta bir apartman dairesinde, yalnızlığımın ortasında ne işim var benin Akdağmadeni’nde, huş ağacının dibindeki o terkedilmiş evde?

Başımı yasladım camın soğuk pervazına, geçmişte takılıp kalan sorular yutkunduğum her kelimenin arkasında gizli. Annem, yıllar önce kavga edip evi terk ettiğim, her şeyin üstünü örttüğünü sandığım annem… Yıllarca aramadım, annemin de beni aramadığına kendimi inandırdım, haksızlıklarımıza sessizlik giydirdik. Şimdi ise, hayatımda ilk defa özlem, suçluluk ve merak garip bir üçlü gibi boğazıma oturdu.

Hazırlanmam birkaç dakika aldı ama ağrısı içimde bir ömür. Yol uzun, tren garının soğuk çay ve kokuşmuş ekmek kokusunu dahi özlemişim; kafamda binbir düşünceyle bindim trene. Kompartımandan dışarı bakarken, camdan yansıyan yorgun yüzüme baktım. “Murat, neden gitmek zorundasın?” diye sordum kendime. Ya bir şey olursa? Anne hala yaşıyor mu? Beni affedecek mi? Sessizlik gerçekten son değil mi? Bu arada kompartımanda aksak bir radyo pıtırdıyor: ‘Bir Başkadır Benim Memleketim’.

Uzun saatler sonunda istasyona vardığımda gece olmuştu. Ay, köyün üstünü bir tül gibi örterken, uzaktaki evin penceresinde loş bir ışık yanıyordu. Huşun gölgesi kapının üstüne düşmüş, ev bana sanki nefesini tutup bakıyor. Kapının önünde tereddütle duruyorum. Yutkunuyorum. Elim zile uzanıyor ama basamıyorum, sanki o kapı—geçmişim ve gururumun kapısı—her an suratımın önüne kapanacak.

Kapı ağır ağır açıldı. Annemin sesi eski ama tanıdık bir yankı gibi duyuldu:
— Gel, Murat… Buralarda hava soğuk olur bu vakitler.

İçeri girdim. Evin kokusu bile değişmemiş, sobada kaynayan çay, böceklerin ve annemin ellerinin kokusu… Annem yaşlanmış. Saçları iyice beyazlamış, sesi kırılsa da bir garip huzur katmış kırışıklıklarına. Göz göze geldik. Sanki yıllarca süren bir savaşın ardından, kaleler yerle bir olup ordular çekilmiş de meydanda sadece biz, baş başa kalmışız gibi.

— Neden şimdi, anne, neden çağırdın? Dedim, sesim soğuk çıkmasın diye dudağımı ısırdım. Omuzlarına bakarak, hafifçe güldü.
— Çünkü sessizlik insanı öldürür, oğlum. Yalnız yaşadığını sandın, ama ben de öldüm her suskun gecede. Yalnız kaldığına kandın, ama her bir fırtına sesinde seni hatırladım.

İçimde bir çatırtı oldu. Yağmur damlası gibi düştüm koltuğa. Annem yanımda usulca oturdu; elleri dizlerinin üstünde kenetlenmiş, her zaman olduğu gibi hayatı tutmaya çalışırcasına.

— Biliyor musun, Murat, yıllar önce evi terk ettiğinde sana kızmadım, korktum. Kaderden, hayattan, senden… Ama en çok kendimden. Sana annelik ettim sandım da yetemedim diye, belki de bu yüzden susmadın, bağırdın, çırpındın… Şimdi sessizlikte boğulurum sanıyordum, ama işte, seni çağırdım. Çünkü sessizlik gerçekten son değil.

Konuşmak istedim, ama anlatacak kelime bulamadım. Dilim çözüldü çözülecek, boğazımda bir yumru, pişmanlığım her hücreme işliyor.

— Babamdan kalan borçlar… deyiverdim. Annem gözlerimin içine baktı.
— Borç herkesin kaderinde var. Sevgisizliğin borcunu kim ödeyebilir ki? Borç değil, öfke çökertti bu evi. O yüzden sabah akşam dualar ettim, kimseye söyleyemedim… Huş ağacının altındaki mezarı bile yıllardır ziyaret etmedim. Ama şimdi affedebiliriz, kendimizi de birbirimizi de.

Gece boyunca konuştuk, sustuk, ağladık. Bazen gözlerimizde küçücük bir tebessüm beliriverdi; eski günlerdeki gibi. Annem çocukluğumdaki gibi bana tekrar ninni söyledi, hem ben, hem kendi avunmak için. Derin bir nefes aldım, onca yükü sırtımdan indirir gibi:

— Anne, bana hala inanıyor musun? dedim. Gözleri doldu.
— Ben, oğlum… İnsanın çocuğu ölmez ki, inancı da ölmez. Sadece sessizliği olur bazen. Sessizliği son sanma, bazen başlangıçtır.

Sabah gün doğduğunda, huşun altına çıktım. Babamın mezarı hâlâ yalnız, ama artık orada suskunluk yoktu; annemin sıcaklığı, affediciliği ve yıllarca özlemini çektiğim geçmişimle barışmanın huzuru vardı. Mezar taşına dokundum, içimden babama şu sözleri fısıldadım:

— Babam, ben de affediyorum, kendimi ve seni. Hep sustuk ama, artık yeni bir sayfa açıyoruz, hem annemle hem geçmişimizle. Sen de huzur bul bana yardım et.

O sessiz, zamanın içinde sıkışıp kalmış evde tekrar nefes almaya başladım. Annemle eski günlerdeki gibi çay demledik; köyün sesleri pencereden usul usul içeri sızdı. Yıllardır korktuğum huzur, işte huşun gölgesindeydi. Bazı acıları unutmak kolay değilmiş ama, affetmek ağır da olsa insanı hafifleten bir şeymiş.

Şimdi düşünüyorum: Nihayetinde, insan en çok kendi sessizliğinde kaybolmuyor mu? Saklamak, susmak, kaçmak işe yaramadı, huzur da, bağışlamak da tam o eski kapıdan geçmekmiş… Siz hiç ailenize dönmekten korktunuz mu, yılların sessizliğini nasıl yıkabilir insan?