Zehirli Anne Diye Damgalandım: O Utanç Evden Çıkmama Engel Oluyor…

— Anne, artık gerçekten yoruldum, her şeye karışıyorsun, bırak hayatımı ben yaşayayım!

Elif’in titreyen sesiyle, salondaki eski halının üzerinde ayakta dikiliyordu. O an elimde ne varsa, sanki ağırlık yapar gibi hissetmiştim; avucumda yoğururken köy pazarından aldığım cevizler ezildi, tırnaklarımın arasında ezik kabuklarla kaldım. Kapı aralığından bahçedeki incir ağacının gölgesi usulca içeri süzülüyordu, ama ben orada, o salonda, kaskatı kesilmiştim. “Karışıyorsun!” dedi kızıma. Ne diyeceğimi bilemedim. Elif’in çocukluğundan beri tek istediğim, iyi bir insan olmasıydı; ben de annemden böyle gördüm, disiplinli yetiştirildim.

Otuz yıl boyunca köy okulunda, yeni nesillere okumayı, düşünmeyi, çalışmanın değerini aşıladım. O günlerde ne minik Mustafa’ların gözündeki ışığı, ne de Sevgi’nin inadını unuturum. Beni hep “Ayşe öğretmen” diye çağırırlardı; perde aralığından gülümseyen annelere bile dersler verirdim. Şimdi ise bir anda istenmeyen bir gölgeye dönüştüm…

Elif üniversiteye gidince aramızda önce mesafe, sonra sessizlik girdi. Okudukça bana anlattığı şeyler de değişmeye başladı. “Anne, çocukken bana neden hiçbir zaman sarılmadın?” diyordu. Ben de, “Benim annem de bana sarılmazdı; sevgimizi sofrada gösterirdik, soğuk günlerde yün çorap örerek. Böyle gördük.” diye savunurdum kendimi. Ama onun gözlerinde benden istediği başka bir şey olduğunu hissediyordum.

Sonra sosyal medya hayatımıza girdi. Elif, bir gün eve geldiğinde, elinde telefonu, bana bir şey göstermek istedi. “Bak, burada toksik ebeveynlik diye bir şey varmış. Biliyor musun anne, sen de bazen öyle oluyorsun,” dedi. O anda ne demek istediğini anlayamadım. “Ben seni korudum. Herkesin anneleri gibi, kahvaltılarını hazırladım, derslerinde destek oldum, dayak bile yemedin sen!” deyince sesi daha da yükseldi.

— Anne, şiddet sadece dövmek değil ki! Bazı sözlerin de çok acıtabiliyor, dedi.

O gece sabaha kadar ağladım. Geçmişte ona söylediğim her kelime kafamda yankılandı. “Ne olacak, doktor olamazsan aç mı kalacaksın?”… “O eteği kimseye yakıştırmazdı, Elif, yakışmadı sana.”… Ben bunları onun iyiliği için söylediğimi sanırken, şimdi bana dönüp kırgın gözlerle bakıyordu.

Aylar geçti, iletişimimiz gittikçe azaldı. O, şehirde üniversiteyi bitirdi, sonra iş buldu; bir gün beni aradı, “Anne, İstanbul’a taşınıyorum, haberin olsun,” dedi. O cümledeki soğukluk hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Sonraki senelerde bayramlarda bile konuşmaz olduk. Ben aramaya çalışınca ya telefonunu açmadı ya da iki kelimeyle geçiştirdi. O eski fıkır fıkır kızım, sanki benden uzaklaştıkça kendine yeni bir hayat kurmuştu.

O gün, kendi telefonumdan Facebook’a bir bildirim geldi; komşunun kızı Zeynep, “Ayşe öğretmen, bu linktekini siz misiniz?” diye özelden yazmış. Elif, bir gönderi paylaşmış: “Bazen en çok sevdiklerimiz bizi en derinden yaralayabilir. Zehirli annelere bir teşekkürüm var: Kendim olmayı öğrenmemi sağladığınız için…” Altında yüzlerce beğeni, onlarca yorum… Hepsi beni hedef alıyor. “Eskiden biz de Ayşe öğretmenden korkardık, bak, demek ki evde de farklı değilmiş” yazmış birisi. Bir başkası, “Toplumumuzda bu annelik modeli yüzünden çocuklar travma yaşıyor,” diye eklemiş.

O günden sonra hiç kimseyle göz göze gelemiyorum. Marketten ekmeğimi alıp hızla eve koşuyorum, camdan bakan komşuların fısıldaşmalarını duyuyor gibi oluyorum: “Vay be, o da insanmış…” Gece yarıları, eski günlerdeki gibi mahallenin çocukları sokağımızdan geçerken artık sessizce yanımdan geçiyor, selam bile vermiyor. Bir öğretmen için bundan büyük bir yalnızlık olur mu? Düşündükçe, yıllardır üst üste koyduğum tuğlaların, başımda kocaman bir harabeye dönüştüğünü hissediyorum.

Bir gün cesaretimi toplayıp Elif’i aradım. Açmadı. WhatsApp’a uzun bir mesaj yazdım. “Kızım, bana neden hiç sormadan böyle bir şey yaptın? Ben kötü bir anne miydim gerçekten? Eğer öyle hissettirdiğim bir şey olduysa, özür dilerim. Ama benim de geçmişimde, annemden öğrendiğim tek yol buydu. Sana kıyamazdım ben…” Yazıyı gönderdim, iki saat sonra mavi tik oldu, ama yanıt gelmedi. O gece uyuyamadım. Yatağımda dönüp dururken, kendimi ilk defa bu kadar aciz hissettim. Tüm ömrüm boyunca başarmak için uğraştığım disiplin, saygı, gelenek bana geri dönmemek üzere sırtını dönmüştü.

Ertesi gün köyde bir cenaze vardı. Herkes oradaydı; ben de gitmek zorunda hissettim. Camiden çıkınca birkaç kadın yanıma yaklaştı, ama eski samimiyetleri yoktu. Hatice abla, “Ayşe öğretmen, görüyorum ki zor bir dönem. Kızlar bazen anneyi anlamıyor, bizimkiler de böyle işte… Moralinizi bozmayın,” dedi. O an bir anlığına, kimsenin tam olarak benim yerimde olamayacağını bir kez daha anladım. Hiçbir anne bir çocuğunu üzmek için büyütmezdi, ama demek ki sevginin dili nesilden nesile değişiyordu… Bunu kabul etmek, kendi yenilgimi kabul etmek gibiydi.

Aylar geçti. Kimseyle eskisi gibi konuşamıyorum. Evimin duvarları bana dar geliyor bazen. Elif’ten tek bir satır gelmedi; bayramlarda bile sessizliğini korudu. Bir gün aynada kendime baktım; kırışmış ellerim, yorgun gözlerim… Ne geçmişi geri getirebildim, ne de yeni nesil gibi kendimi savunabildim. Sanki sosyal medyada asılı kalmış bir etiketle yaşıyorum: “Zehirli anne”. Halbuki kendimi öyle görmüyorum. Ama çevremdeki herkes gibi Elif de yeni bir dünyada, yeni bir dille hayatına devam ediyordu. Ben ise eski köy evimin penceresinden, artık bana yabancılaşmış torunlarımın fotoğraflarına bakarak, neyi yanlış yaptım diye düşünüyorum.

“Elif…” diyorum kendi kendime. “Bütün sevgimi, eksik de olsa, yanlış da olsa sana vermeye çalıştım. Keşke senin de bana söylemek istediklerini yüz yüze duyabilseydim. Bir anne hiç affedilir mi? İnsan yaptığı hataların cezasını kaç yaşında öder, söyleyin…”