Kendinden Tasarruf Eden Kadın

Koltukta otururken ellerim titriyor. Bir yanı yıpranmış eski kupayı elimde sıkıca tutarken, mutfaktan gelen kavga seslerini duymamaya çalışıyorum. Ceyda, ergenliğin verdiği öfkeyle babasına bağırıyor: “Sürekli anneme bağırmaktan bıkmadın mı? O kadın bu ev için nelerden vazgeçti, görmüyor musun?”

Cemil’in ağır adımlarıyla salona girişiyle çayımı masanın ucuna bıraktım. Yüzündeki yorgunluk ifadesi bana alışılmadık gelmiyor artık. Her zamanki savunmasına geçiyor: “Ben çalışıp eve ekmek getiriyorum. Fedakârlığı ben yapıyorum, çalışmak kolay mı sanıyorsunuz?” Ceyda’nın gözleri büyüyor, tedirgin bir nefes alıp arkasını dönüyor. Evde bin parçaya bölünmüş huzur, duvara çarpan bir tabak gibi dağılıyor. Ceyda odasına kapanıp ağlamaya başlıyor. İçimden bir ses diyor ki, keşke hiç evlenmeseydim, keşke hayatımı kendi ellerimle şekillendirseydim de başkalarına yaranacağım diye kendimden geçmeseydim.

Yıllar önce annemin bana verdiği öğütleri hatırlıyorum: “Kızım, kadın dediğin sabırlı olur. Sakın kendi mutluluğunun peşinden körü körüne koşma. Evin, ailen, çocuğun senin önceliğin olursa ancak o zaman sevilirsin.” Annemin sesi kafamda çınlıyor, ama dışarıdan bir yerlerden, sanki konu komşunun dedikoduları gibi. Şimdi ise, kaybolmuş bir başka kadının hayaliyle baş başa kalmış gibiyim.

Cemil’le evlendiğimizde üniversiteyi yeni bitirmiştim. Sınıf birincisi olmuştum, hayalimdi öğretmen olmak. Annem bile gurur duymuş, ama sonra Cemil’in ailesi, “Kadın evde oturacak, çocuk bakacak,” deyince bütün hevesim kursağımda kalmıştı. “Bir süre çalışmaz, sonra başlarsın,” demişti Cemil. O bir süre, on sekiz yıl sürdü. Araya hamilelik, iki çocuk, taşınmalar, hastalıklar, borçlar, ödemeler girince o hayal bir daha hiç geri gelmedi.

Günlerim sabah kahvaltısını hazırlamakla başlıyor, herkesin isteğine göre ayrı ayrı yumurtalar, peynirler; çocuklar büyüdükçe istekler de değişti. Cemil akşam eve geldiğinde sofrada eksik bir şey olursa yüzünü asardı, “Merve’nin annesi beş çeşit yemek koymuş, sen ne yaptın bugün?” Gittikçe kendimi küçültmeye, harcamam gereken her bozuk parayı sorgulamaya başladım. Kuaföre gitmedim, yeni bir palto almadım, arkadaşlarımla kahveye bile çıkmayı bıraktım. O paralar çocuklara harcanmalıydı. Onlara yeni ayakkabılar, Cemil’e gömlek alındı. Kendime gelince? Hep aynı cümle dudaklarımda: “Sonra, şimdi zamanı değil.”

Bazen aynaya bakıyor, kendimi tanıyamıyorum. Saçlarımda ilk beyazlar belirirken, onları boyatacak vakit ve para harcamak bana neredeyse suç gibi geliyordu artık. Bir gün komşumuz Ayla Hanım, “Ah Zeynep, insan hiç bu kadar kendini kenara iter mi?” dediğinde gözlerim dolmuştu. Ama o zaman bile bozulmuştum, çünkü ben fazlasını istemiyordum ki! Evimde huzur, çocuklarımda başarı, eşimde mutluluk arıyordum sadece.

Cemil’in gün geçtikçe sinirleri bozuldu; işten mutsuz, ülkenin hali belirsiz, paralar yetmiyor… Kendi gerginliğini bana boşaltıyordu çoğu gece. Bazen sesini yükselttiğinde çocuklar odasına kaçışıyor, ben sakince cevap vererek ortamı yumuşatmaya çalışıyordum. Ama hiçbir yumuşatma yeterli olmuyor, ben gölgede kalmaya devam ediyordum. Ceyda’nın bir gün, “Anne, neden hiç kendi isteklerin yok? Senin de hayallerin vardı” dediğinde içimden bir parça koptuğunu hissettim. O anda, çocuğumun gözünde silüete, hayaleti dönüştüğümü anladım. Anne olmak, gerçekten bu muydu?

Kızımın yaşadığı ergen meseleleriyle baş etmeye çalışırken, onun bana ihtiyacı olduğunu ama benim ona bambaşka bir yük yüklediğimi fark ettim. Ben kendi varlığımı kabul etmeyince, o da değer görmenin yolunun kendi isteklerinden, sesinden vazgeçmek olduğunu öğrenecekti. O gece yatağımda dualarımı ederken, gözyaşlarımı yastığıma akıttım. “Allah’ım, bir gün olsun kendim olmanın, kendi hayatımı yaşamanın yolunu göster bana” diye yalvardım.

Bir gün sabah gazetesini açarken gözüme ilişen bir köşe yazısı beni sarsmıştı: “Kadın, kendinden tasarruf ederek başlar; bir de bakar ki hayat da ondan tasarruf etmiş.” İçimde bir isyan, boğazıma düğümlendi. İki hafta önce yine alışverişten döndüğümde, market torbalarının içinden bana ait hiçbir şey çıkmamıştı. Çayın bitmiş, bir kez daha idare edebileceğimi düşünmüştüm. Ayakkabımın altı delikti, “Bahara kadar,” diye kendimi avutmuştum.

Bir akşam Cemil’in işten aksi geldiği, Ceyda’nın sınav stresine girdiği, Emir’in okulda yine kavga ettiği bir gün, mutfakta tabakları yıkarken gözlerim doldu. Kızım odaya girip yanımda dikildi: “Anne, neden hep susuyorsun?” Diye sordu, sesi titriyordu. “Bazen ağlayabiliyorum, çok yoruldum” dedim. Emir kapıdan bizi izliyordu. O akşam sofrada ilk kez ben yüksek sesle konuştum, Cemil’in “Ne var, yemek biraz geç olmuş” serzenişine, “Bugün kendime bir saat ayırdım. Pardon ama belki de buna hakkım vardır,” diye cevap verdim. Sofrada kısa bir sessizlik oldu, çocuklar şaşkın, Cemil ise o gün ilk defa bana bakarken afalladı.

O akşamdan sonra yavaş yavaş değişmeye başladım. Önce küçük şeylerle başladım; hiç gitmediğim kuaföre uğradım, kendime bir defter aldım, her gün beş dakika yazmaya başladım. Komşularla dedikodu yerine yürüyüşe çıktım. Cemil biraz bozuldu; “Kendini ihmal etmeden de aile olunur!” diyecek kadar oldu. Ben ise “Önce ben varım, ben olamazsam hiç kimseye de yetemem” demeyi öğreniyordum. Ceyda, bana bakıp “Anne seni böyle daha çok seviyorum” dediğinde içim umutla doldu. Çocuklarımın yanında değerli, mutlu bir kadın olarak durmak, onlara da hayatı başka bir pencereden gösterecekti.

Ama bu değişim kolay olmadı. Cemil’in ailesi, “Kadın bu yaşta mı değişir?” deyip beni ayıpladı. Annem bile, “Aman kızım, bozma huzurunu,” dedi. Ama ben artık kendimden vazgeçemeyecek olduğumu anladım. Çünkü yıllar boyu kendime ayırmadığım her heves, her ihtiyaç, içimde kapanmayan yaralara dönüşmüştü.

Şimdi siz de bana anlatın, bunca yıl kadınlar hep başkaları için var olmuşken, sıra kendine geldiğinde neden suçluluk hissediyor? Kendimize değer vermezsek, kim bize değer verir ki?