Annemle Eşim Arasında Kaldım: O Gece Hayatımı Değiştirdi

“Nerede kaldın, Hakan? Annemin dediklerini duymazdan geliyorsun artık!” diye bağırdı Zehra, gözleri dolu dolu bana döndü. Ellerim titreyerek kahvemi masaya bıraktım, boğazımdan kelimeler dökülmeden. Annemin göğsünde bir öfke kabardı ve mutfağın soğuk fayansında yankılanan sesiyle, “Seninle konuşuyorum Zehra! Bu evde sözüm üstüne söz söyletemem!” dedi.

Her şey o gece başladı. Tüm İstanbul uyurken, bizim küçük Kadıköy dairemizde fırtına kopuyordu. Annem, babamı kaybettikten sonra iyice bana sığındı. Zehra ile evlendikten sonra da bizimle yaşaması gerektiğini söyledim, ama bu karar ilk andan itibaren evliliğimizi çatırdatmaya başlamıştı. Zehra hep sabretti ama o gece… Her şey bıçak gibi kesildi.

Masadaki tabakları itip, “Yeter artık Hakan, ben de insanım. Her fırsatta üzerime gelmesini daha ne kadar susturacaksın?” dedi Zehra. O an içimde bir öfke kabardı; çünkü ne kadar haklı olsa da ben arada eziliyordum. Erkekliğim, görev duygum, anneme olan vefa borcum, ailemin öğretileri… Başımı iki elimin arasına aldım bir süre…

Ardından, “Zehra, annemi üzmeni istemiyorum! Bu evde huzur yok artık senin yüzünden!” dedim, istemeden. Annem memnuniyetle baktı bana. Zehra’nın bakışındaki hayal kırıklığı ömrüm boyunca unutulmaz bir acı olarak kalacak. Gözlerimi kaçırdım, kendi sesimden nefret ettim. Ama, ‘doğrusu budur’ dedim içimden.

O gece Zehra’yı yatak odasında yalnız bırakırken, annemin tembihlerini düşünüyordum. Fakat sabaha karşı Zehra mutfağa gidip bir şey yapmak istemiş ve annemle yeniden tartışmışlar. Gecenin karanlığında koridorda fısıltılar, sonra çığlıklar… Koşa koşa gittim.

Annem, “Ya bu evde benim dediğim olacak ya da o bu evden gidecek!” demişti. Sinirlerim boşandı. Ustaca hazırlanmış cümlelerim yoktu. Çaresizlikle Zehra’yı çekiştirdim ve o akşam küçük depoyu gösterdim: “Bir düşün, çıkınca karar ver!” dedim. O kadar kırılmıştı ki, gözünden yaşları sadece bir damla gördüm. Kalanı içine aktı, ben hissettim.

Koca bir gece oldu. O küçücük odada, Zehra kapının arkasında sessizce ağlamış mıydı, yoksa ellerini yumruklarını sıkarak bana lanet mi okudu, bilmiyorum. Kendimi her zamankinden daha yalnız ve suçlu hissettim. Annemse sanki zafer kazanmış gibi içeri çekilip dualarını etti.

O gece gözümü hiç uyku tutmadı. Sabah ezanında hava hafiften aydınlanırken, içimdeki utanç büyüyordu. Kendimi affetmezken, ayaklarım beni o küçük depoya götürdü. Kapıyı araladığımda…

Hiç kimse yoktu. Zehra sanki uçup gitmişti. Camda kırık yok, kapının sürgüsü yerinde. Akıl almaz bir paniğe kapıldım. Yatağın altına, komodinin arkasına baktım, banyoya koştum… En son annemin odasına baktım, annem uyuyordu, gözlerinde yeni bir gün ümidiyle. Gözlerim karardı. Telefonunu bulamadım, arıyorum, ulaşamıyorum. Polise gitmeye cesaret edemedim hemen; adımı lekeler miyim, ailem ne der? Ama Zehra yok. Zehra kayıptı.

O saatlerde anneme: “Zehra nerede anne?” diye sordum. “Kim bilir? Giderse gitsin oğlum, senin huzurun yerinde olsun yeter,” dedi. Sanki Zehra yokmuş, hayatımızda bir iz bile bırakmamış gibi. İçime bir yangın düştü.

Günlerce sürekli Zehra’yı aradım. Kız kardeşiyle, arkadaşlarıyla, hatta üniversite yıllarındaki eski dostlarıyla konuştum. Kimse onu görmemişti. Herkes benden şüpheleniyor, ama doğrudan kimse bir şey söylemiyordu. Annemle aramda gece gündüz süren sessiz bir savaş vardı. Evdeki her eşyada Zehra’nın izi kalmıştı. Diş fırçası, saç tokası, defterine henüz yazılmış bir cümle… Canım sıkıldıkça onun annemle yaşadığı yüzlerce küçük çatışmayı düşünüyor, bazen onu suçluyor, bazen kendimi.

Bir hafta sonra kapı çaldı. Komşumuz Ayten Teyze. “Oğlum, sokakta Zehra’yı, eski bir valizin yanında, otobüs saatini beklerken gördüm” dedi. O an kalbim duracak sandım. Hemen koşup otogara gittim. Zehra, eski mor mantosuyla, yavaşça kafasını kaldırdı. Göz altları mor, dudakları çatlamış, saçları dağılmıştı. Onu öyle görmek, bana kendimden nefret ettirdi.

Yanına yanaştım ama geri çekildi. “Beni aradığını biliyordum. Ama eve dönemem,” dedi. Yalvardım, dizlerime kadar çöktüm. “Sana çok kötü davrandım… Annemle aramızda kaldın, seni koruyamadım,” dedim. Yüzünde ilk defa acıdan başka bir şey belirdi; hüzün ve öfke karışımı bir bakışla bana döndü.

Zehra: “Hakan, bir insan sevildiği evde ceza gibi kapatılır mı? Ne annene ne bana sahip çıkabildin. Kendinden başka kimseyi duymadın… Bu hikâye burada biter. Dönmeyeceğim.”

Yutkunamadım, ses çıkmadı boğazımdan. Onu uzakta, valizin başında bıraktım. Elimi uzatamadan, bir daha sarılamadan, bir daha hiçbir şey eski olmayacak şekilde uzaklaştık.

Eve döndüğümde anneme döndüm. “Bak anne, ne kazandık? O evde huzur var mı şimdi?” dedim. Gözyaşları içinde sus pus oldu. Belki de ilk defa annemin gözünde pişmanlığı gördüm. Ama her şey için çok geçti.

Aylar geçiyor. Zehra ile yollarımız ayrıldı. Yalnızım. Her gün aynı kahvaltı masasında, onun eksikliğini iliklerime kadar hissediyorum. Her sabah aynı soruyu soruyorum kendime: Kimi mutlu ettim, kimi koruyabildim ki hayatta?

Belki de hayat dediğin, insanın kendi hakikatini, kayıplarının gölgesinde bulduğu bir yolculukmuş. Siz olsaydınız benim yerimde ne yapardınız? Sevdiğiniz birini, bağlarınız uğruna feda eder miydiniz?