Gözyaşları Arasında Hakikatin Sesi: Elif’in Hikayesi

“Abla, senin yüzünden …” diye bağırdı Ayşe, odanın ortasında öfkeliydi, gözleri yaşlıydı; elimde tuttuğum çay tepsisi titredi. Mutfaktan gelen sarmanın kokusu ve salonda yankılanan kavga sesleri… Ben, Elif, kırklı yaşlarında, doğruları eğip bükmeden söylemekle meşhurum kasabamızda. Annem başını duvara yaslamış, sessizce ağlıyor; babam televizyonun sesini bir adım yükseltmiş, kavganın duymak istemiyor. Ama ben susamıyorum, susmak karakterime aykırı. Evde, işte, sokakta ne düşünüyorum, ne görüyorsam hep söyledim, hiç sakınmadım: “Ayşe, neden kaçak göçek işlere bulaştın? Ben senin iyiliğini istiyorum!” Ama bu bana yalnızlık getirdi, kardeşimin şimdi gözlerimin içine bakmadan konuşmasına neden oldu.

İlkokuldan beri değişmeyen huyumdu bu. Okulda öğretmenimiz Melahat Hanım sınav sonrası tüm sınıfa sordu: “Sizce en çok kopya çeken kim?” O zaman da susturamadım kendimi: “Burak kopya çekti öğretmenim.” Tüm sınıf bana kızdı, günlerce konuşmadılar. O gün ilk kez gerçeğin acıttığını ama bana huzur getirdiğini anladım. Bu yüzden hiçbir zaman maskeler takamadım, ilişkilerimi, işimi, dostluklarımı buna göre kurdum. Ama gerçekleri söylediğim için kaybettiklerim kazandıklarımdan çoktu belki de.

Birkaç yıl önce, markette kasiyer olarak işe başladım kasabanın ünlü marketinde. Patronumuz Mustafa Bey ‘Elif abla sen şöyle biraz köşede dur, tartışma çıkarma, müşteri velinimettir’ dediğinde dahi: “Ama haksızlık yapan, alışveriş sepetini doldurup parasını eksik verenleri söylemezsem içim rahat etmez,” dedim yüzüne. Hele bir gün, sürekli oruç bozup saklayan komşumuz Hülya, kasa sırasında sırf önündeki yaşlı kadının parasını uzatmasına yan bakınca dayanamayıp: “Hülya abla, neden kötü bakıyorsun, Ramazan’da paylaşmak gerekmez mi?” diye çıkıştım. Herkesin dili tutuldu; Hülya bana haftalarca selam vermedi. O gece yatağımda düşündüm, insanlığın yüzüne hakikati söylemek mi daha iyiydi, yoksa gönül mü almalıyıdım? Yine de içimden bir ses ‘doğrusunu yaptın’ dedi.

Annem her zaman biraz kaygılıydı benim bu yanıtsız dürüstlüğüm karşısında. “Kızım, her sözün yeri, zamanı var. Burnunu her işe sokma. Gerçeği söylemek bazen hayırlı değil,” derdi. Ama babam, içten içe gurur duyardı: “Kızım Elif’in dili yaman. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış ya… Biz onuncu köydeyiz demek ki.” Evde bu iki uç arasında sıkışmış, bazen yalnız, bazen yürekli hissederdim. Ama işte bazen o onuncu köyde yapayalnız kalıyor insan…

En iç acıtan hikaye ise iki sene önce yaşandı. Tatil için İstanbul’dan köye dönen halamın kızı Zeynep. Hep imrenirdim ona; özgüvenli, gözünü budaktan sakınmaz, bir de kocaman sevgisi vardı. Bir akşam çay içerken bana gizli gizli fısıldadı: “Yengem, bana biri mesaj atıyor, evli bir adam… Aklım karıştı. Ne yapayım?” Yüzüne baktım, acıdım. “Zeynep, yanlış yoldasın. O adamın karısı var, çocukları var. Vicdanın elverir mi?” dedim. Yana yakıla ağladı, bana sarıldı. Sonra İstanbul’a döndü. Bir ay sonra telefonu sustu. Aradığımda odamda ağlıyordu: “Sen haklıydın ama içim acıyor Elif abla.” Bu olay, onunla aramızda soğuk rüzgarlar estirdi ama biliyorum ki bana minnet duyuyor.

İşte, kasabanın ufaklı büyüklü her köşesinde adım geçti. Kimileri benden kaçardı, kimileri dertleşmek isterdi. Marketin girişinde yaşlı Hasan amca sürekli benim için “Elif abla, lafı sakınmaz, hem nalına hem mıhına!” derdi. Geçen hafta mahalle arasında çay sohbetinde komşular gene beni konuşuyordu. “Başımıza Elif’in açık dili gibi komşu gelsin istemem!” dediler. Üzüldüm. Ama nedense hep birilerinin bana ihtiyaç duyduğunu da hissediyorum. Kimse hakikatin suratına bakmak istemese de, arada bir eğilip kulağıma iç döken yine onlar oluyor.

Hayatımda aşk hiç kolay olmadı. Herkesin yalanlarına beyhude katlanan, sabreden insanlar mutlu olurdu belki de. Bana ise sadece doğruluk kaldı. Yirmili yaşlarımda, üniversitede, bir yıl tanıdığım Engin vardı. İlkbaharın başında bana açıldı: “Elif, sana aşığım!” Sustuğum anda bile içimdeki gerçek susmadı. “Engin, sen benden iki yaş küçük, kendinden şüphe eden birisin. Beni mutlu edemezsin!” dedim. O gün Engin’in içi buz kesti, bir daha görüşmedik. Belki de yanlış mı yaptım, bazen geceleri düşündüğüm olur; ama yine de kendi içimde huzur buldum. En azından kendime ihanet etmedim.

Yalnızlık, insanı yavaş yavaş kemiriyor; hele kasabada değilsen, göz önündeysen. Annem benim için “Kızım hâlâ evlenmedi, hep ağzı çok laf etti diye erkekler korkuyor,” der durur. Onun yerine başka bir hayat tercih ettiğim için sık sık pişman olup olmadığımı soruyor. Oysa ben, evde akşam sofralarında başımı yastığa koyduğumda, doğruluktan yana olduğum için kendimle gurur duyuyorum. Ama elbette bazen sarılamadığım, dertleşemediğim, sırdaş olamadığım biri arıyorum.

Yaz gecelerinde penceremi açıp, uzakta yanan sokak lambasının altında bir köpeğin havlamasını dinlerken içimden, “Hayat neden bu kadar karmaşık?” diye sormadan edemiyorum. Kimi zaman, insanların ne kadar kırılgan ve aciz olduğunu gözlerimle görünce acıyorum onlara, kim zaman kızıyorum. Bir yanda, tüm açıklığımla insanlara yardımcı olmak isterim, diğer yanda söylediklerimle kırdıklarım için gece uykum kaçar. Geçenlerde, iş yerine yeni katılan Rıza’yı uyardım: “Bak, burada herkesin gözü üzerindedir. Yanlış yaparsan Elif ablan ilk söyleyen olur,” dedim. Önce biraz çekindi ama sonra yanıma gelip, “Abla senin gibi dürüst birine güvenebilir insan,” dedi. Ufak bir gülümseme belirdi yüzümde.

Şimdi kırklı yaşlarımda, bütün kasabanın ne çok konuştuğu ne de tam olarak anladığı biri olarak yaşıyorum. Sonbaharın ilk yağmurunda, pencere kenarında oturup çayımı yudumlarken, kendi kendime iç geçirdim: “İnsanları kırmadan doğruyu söylemenin yolu yok mudur? Ya da bazen sessiz kalmak daha mı iyidir?” Ama şunu biliyorum ki, ben başka türlü biri olamazdım. Söylemezsem rahatsız olurum, iç hesaplaşması dert olur bana. Şimdi size soruyorum: Siz olsanız, göz göre göre yanlışta olan birinin suratına gerçekleri söyler miydiniz? Yoksa susmayı mı tercih ederdiniz?