Yedi Sebep ve Sonunda Bir Son: Sevgiyle Başlayan Bir Hayat Nasıl Yorucu Olur?

— Yeter! Gerçekten bu sefer yeter! — diye bağırdım, salça lekesine batmış o eski bulaşık bezini sinirle lavaboya fırlatırken. Sular sıçradı, duvarı, tezgahı, hatta ayaklarımı ıslattı. Kocam Mahmut şaşkın gözlerle elindeki gazeteden başını kaldırdı. Kaşlarını çattı. — Ne oldu şimdi gene Hatice? Yine mi dırdırın tuttu? — dedi ve sonraki sayfayı çevirdi, umursamazca.

İşte o an, gırtlağıma kadar birikmiş olan şey, yıllardır bir eşin, bir kadının, bir annenin yutkunup içine gömdüğü bütün kızgınlık dışarı fışkırdı. Bağırırken sesim titriyordu ama ilk kez korkmadığımı hissettim. — Otuz yıldır aynı kelimeyi duyuyorum senden Mahmut! “Sakin ol, takma kafana, biraz limonlu çay iç, biraz uzan!” Yeter artık! Evin kadını değilim sadece, içimde insanca, kendimce bir hayat yaşamak isteğim var! Bunu neden yıllarca anlamadın?

Mahmut, gözlerini bana dikip, ilk defa ciddileşti. Birkaç dakika sessizlik oldu; yalnızca musluktan damlayan suyun sesi yankılanıyordu. — Ne yapmamı istiyorsun ki Hatice? Ekmek elden, su gölden… Sen gel de çalış da göreyim, dedi tepkisizce. Bir an, öfkem yerini kırgınlığa ve çaresizliğe bıraktı.

İkimizin evliliği hep böyledi. Mahmut işten gelir, akşam yemeği hazırlar, çocuklar büyürken ben okul toplantılarında, hastane koridorlarında onlarla koşturur, elektrik ve su faturalarını takip ederdim. Hep ayakta, hep tedirgin ve yalnız. Etrafımızın “Kadın dediğin sabreder, kadın dediğin yuvayı dişi kuş yapar” lafları… Sabretmek neydi ki? Bu, hayatı başkalarının istediği gibi yaşamak mıydı?

İşte yedi sebebim vardı, bugüne kadar sustuğum, yutkunduğum, gözyaşlarını sel yapıp bazen yastığa, bazen lavaboya akıttığım o anlar:

Bir; yirmi beş yıl önce, doğum günüme alınan elektrikli süpürgeyle gelen annelik tebriği. O gün anladım ki, bu evde doğum günü kadına alınandır, kadının evi aydınlatması yerindedir. Sevildiğimi değil, iş gördüğümü hissettim.

İki; kızımız Şeyma’nın üniversite sınavını kazandığı gün, Mahmut sevinmek yerine masraf hesabı yapıyordu. Kızına koca bulma telaşındaydı, ona “Sen aklını dersle bozma, biraz da çevrene bak!” dediğini unutamam. Ben ise o an, içimde bir özgürlüğün filizini gördüm, Şeyma için sessizce gururlandım.

Üç; yıllar boyunca bir gün tatile, bir gün tiyatroya gidelim dediğimde, cevabı hep aynıydı: “Otur evinde, dizini seyret. Bizim ne işimiz var tiyatrolarda?” Sadece biraz nefes almak istemiştim, başkalarını merak etmiş ve güzel şeyler hayal etmiştim. Hak mıydı bu?

Dört; Türk kahvesi yapıp ocağa koyduğum bir sabah, istiklal marşı gibi tekrarlanan aynı laflar: “Bu kadar acele neye? Kahvaltıda yumurta eksik. Niye eksik?” Bir gün de halimi sorarsın sandım. Sormadı.

Beş; oğlum Salih’in ergenliğe girdiği dönemde, birlikte zorluk çektiğimizde, Mahmut her şeyin suçunu bana yükledi. “Anası iyi bakamamış, oğlan da az biraz dağılmış.” Oğlunu bir kadının omuzuna bırakmak, işten eve geldiğinde yalnızca hesap sormak… Baba olmak kolay mı?

Altı; camdan gelen bayram sabahlarındaki çocuk kahkahalarını duyduğumda, ailece parka gidecek olduğumuz, Mahmutun ise kızgın bir suratla “Bu ne kalabalık, evde oturmaktan başka işimiz yok mu?” dediğinde çocuklarımın yüzündeki hüznü, suçluluğunu unutamam.

Yedi; her sabah, aynı tabak, aynı çay bardağı, aynı masa başında, yüzüme dönüp kısık sesle “Bugün ne yemek var?” dediği o anlar. Bazen kendimi bir hizmetçi, bazen bir gölge gibi hissettim.

Bunları, şimdi tam da o dağılmış mutfakta, yerler sırılsıklam olmuşken düşünüyordum. Mahmut’un gözleri yine gazetenin satırlarına kayıp gitti. Sanki hiç duymamıştı, sanki bunlar hiç yaşanmamıştı. Birden, içimde bir karar netleşti. O an kabuğumu yırtacak cesareti buldum kendimde. Sırtımdaki o eski, sabır denen hacıyatmazı çıkarıp, sonsuz bir sessizlikteki köşe bucaklardan sıyrılmak istedim.

— Mahmut, — dedim derin bir nefesle, — bugüne kadar yaptıklarımın hiçbirini kendim için yapmadım. Senin, çocukların iyiliği için sustum, kıstım kendimi. Ama ben de insanım! Annem beni sabret, diye büyüttü ama bana kimse kendi hayatımı sormadı. Ben, Hatice, bunun hesabını kime vereceğim?

O günün akşamı, çocuklar eve dönmeden bir çantaya birkaç kıyafet ve eski bir defterimi koydum. Sokakta hava serin, balkonlar çamaşır dolu, ama içimde ilk defa tarifsiz bir huzur vardı. Kendi adımı sakince söyleyebildim. ‘Ben Hatice. Yoruldum. Ve bu yorgunluğu ilk defa söylüyorum.’

Mahmut, arkamdan önce seslenmedi. Sonra duyduğum birkaç kelime vardı sadece: ‘Sen de mi gideceksin şimdi? Çocuklar ne olacak?’ Bir an gözüm doldu, ama ilk kez kendimi seçtim. O eski parkta otururken, çocukların sesini düşünerek, içimde şu soruyu sordum:

— Hep başkaları için mi yaşamalıyız? Bir kadının ‘ben de varım’ demesi neden bu kadar zor? Sizce de herkesin hikayesi biraz böyle değil mi?