Annem Aradı: “Yarın Misafirlerimiz Var!” – Bu Sefer Her Şeyi Değiştirmeye Kararlıyım…
“Elif, yarın akşam misafirlerimiz var, ona göre hazırlan,” dedi annem telefonda, her zamanki kısa ve buyurgan sesiyle, ama bu defa arka planda bir tedirginlik vardı. O an mutfağın köşesinde durup tahta sandalyeye oturdum, ellerim telefonun etrafında birbirine dolandı. Hızla akan İstanbul trafiğine bakakaldım pencereden; ama zihnim çoktan yıllar öncesine, çocukluğumdaki o köy evine dönmüştü bile.
Yıllardır o eve gitmiyordum. Ne zaman bir aile daveti olsa, ya işim çıkar ya sağlık derdim olurdu. Gerçek şu ki; o sessiz, taş duvarlı evde kendimi her zaman yabancı gibi hissetmiştim. Sanki hep eksik, hep yanlış bir parçaydım. Babamın sessizliği, annemin gözlerinde çaktırmadan gezdirdiği hayal kırıklığı, ablam Ayşe’nin içten pazarlıklı gülümsemeleri… Çocukken anlamadığım, büyüdükçe içimde kocaman yaralara dönüşen, ama hâlâ adını tam koyamadığım bir yalnızlık vardı.
Yarın akşam… Diye düşündüm. Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Hatırladım: Ramazan henüz bitmiş, bahçede erik ağacı çiçek açmış olurdu bu vakitler. Çocukluğumun o bahar ayları, masadaki eski, deseni silinmiş tabaklar ve babamın derin, asık suratlı sessizliği… Annemin bana usulca, neredeyse azarlayarak, “Elif, otur şu tabağını bitir. Misafir bizim aynamızdır, kimseye laf söyletme!” deyişini hatırladım. İçim kasıldı.
Ama bu defa kaçmak yoktu. Kendi kendime söz verdim: Artık sessiz kalmayacak, kendi hikayemi o sofrada anlatacaktım.
Ertesi gün, iş çıkışında soluğu otogarda aldım. Küçük bir çanta hazırlamıştım. Gözüm yolda, kalbimse ağzımda gibi atıyordu. Saatler sonra köye vardığımda, gökyüzü kızıl mor bir renge dönmüş, serin bir bahar rüzgarı etraftaki kavak ağaçlarını sallıyordu. Eve yaklaşırken, karşı komşu Bedriye Teyze’nin bahçede zeytin topladığını gördüm. Bana uzaktan el salladı, içimde eski kırgınlıkla karışık bir burukluk hissettim; köyde kimse unutmaz, unutulan ben olmuşumdur belki de…
Kapıyı çaldım. Annem her zamanki gibi önlüğüyle karşıladı, bakışlarında hem şaşkınlık hem endişe vardı. “Ben geldim,” dedim kısık bir sesle. Hiçbir şey sormadan, bana sarılmadan, “Üşümüşsündür. Yukarı çık, odana bir bak,” dedi. Biliyorum, sevgisini kolay kolay gösteremeyen bir kadındır o. Merdivenlerden çıkarken ablam Ayşe’nin kapı aralığından hızlıca bakıp gözlerini kaçırmasını gördüm. Her zamanki gibi…
Misafirler için hazırlık telaşı başladı. Annem mutfakta, tezgahın üstünde yufkaları dizerken, yanına sokuldum usulca. “Yardım edeyim mi?” dedim. Kısa bir baş hareketiyle onayladı. “Senin burada ne işin var Elif?” dedi birden. Beklemediğim bir soruydu bu. “Annem aradı, çağırdı, misafir varmış, geldim,” dedim ama sesim titriyordu.
“Aylardır gelmiyorsun. İnsan anasını babasını aramaz mı kızım? Ya bir gün… Ya ölürsek?” dedi annem, kelimeler dudaklarında takılı kaldı. İçimden geçenleri dökemedim çünkü biliyordum, asıl mesele ne telefon, ne annemin yalnızlığıydı; asıl mesele eski defterlerin hiç kapanmamış olmasıydı.
Salonun camından dışarı bakarken, eski çocuk halimi düşündüm. O geniş, çatlaklı taş duvarların içinde bir gölge gibi dolanan küçük bir Elif… Herkesin içinde bir başına, masa başında bile yanımda kimse yokmuş gibi. Annemin göz ucuyla bakıp değerlendirdiği, babamın sessizce başını çevirdiği, ablamın sürekli bir rekabetin içine soktuğu o kız çocuğu… İçimde bir öfke kabardı ama bastırmaya çalıştım. Misafirler gelecekti, annem için bu gece önemliydi.
Akşam ezanına yakın hazırlıklar tamamlandı. Sofrada eski porselen peçeteler, kristal bardaklar dizilmişti. Babam, tıpkı eski günlerdeki gibi, televizyonda haberleri dinliyor, arada bir kaygılı gözlerle sofrayı kontrol ediyordu. “Misafir bizim baş tacımızdır. Hanım, bak her şey yolunda mı?” dedi babam. Annem başını salladı. İçimden, “Peki ya kendi çocukların? Onlar baş tacın değil mi?” demek geçti ama sustum.
Saat sekizi geçiyordu, kapı çaldı. Misafirler köyden eski bir aile dostumuzun, Halil Amca ve eşi Nuriye Teyze’ydi. Onlarla bir de onların kızı Zeynep ve eşi Murat vardı. Hal hatır soruldu, gülümsemeler dağıtıldı. Ben köşedeki sandalyeye yerleştim, laf arasında göz göze gelmemek için başımı eğdim. Zeynep’in “Elif, ne zamandır seni göremedik. Artık buralara da gelmez oldun,” diyen içten cümleleriyle biraz daha içine kapandım.
Ama uzun zamandır yutkunduğum gerçekler vardı. Nefes almadan geçen o saniyelerde, konuşana kadar içim yanıyordu. Tam o sırada Nuriye Teyze’nin bana ne iş yaptığımı sormasıyla herkesin gözünün bana çevrilmesini bekledim. “İstanbul’da bir yayınevinde editörüm,” dedim. Annemin dudaklarını büzüşünden, uzaktan da olsa bir hoşnutsuzluk geçtiğini fark ettim. “Ne iş o kızım? Sen koca bulamadın mı hâlâ?” dedi Halil Amca. Herkes güldü.
“İşim çok değerli Halil Amca, en azından kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Evlenmek ya da çocuk yapmak hayatta tek yol değil,” dedim şaşılacak bir cesaretle. Salonda kısa bir sessizlik oluştu. Babam öksürdü. Annem, “Elif de işte, okumak istedi, öyle oldu,” deyip konuyu değiştirdi. Ama benim için gece, daha yeni başlıyordu.
Sofrada eski meseleler, dedikodular döndü durdu. Ablam, kendi çocuklarıyla övünüyor, anlatacak hikayesi bitmiyor; Nuriye Teyze kendi kızının yeni gelinliğini anlatıyor… Ben, yıllardır kuramadığım aile bağına, kendi kanımdan olan insanlar arasında neden bu kadar yabancı hissettiğime şaşıyordum. Her ne kadar yapmacık tebessümlerle kendimi şen göstermeye çalıştıysam da; gözlerimden taşan bir acı vardı sanırım, annem dikkatlice baktı.
Yemekten sonra herkes kahve içerken, ben mutfağa geçtim. Annemin yanıma gelip “Sana ne oldu böyle Elif? Ne zamandır böyle soğuksun, içini dökmüyorsun,” deyişiyle sustum. O an içimde yılların birikmişliğiyle, “Bilmiyorum anne, çocukken de anlamadım, şimdi de. Yıllardır burada kendimi hep yabancı hissettim. En son ne zaman bana sarılıp kızın olduğum için sevindiğini söyledin? Hep başkaları, hep başkalarının beklentileri… O masada ben hep fazlaydım,” dedim, sesim titreyerek.
Annem bir süre sustu. Sonra, gözleri dolu dolu, “Benim de kolayım değildi kızım. Annem babam öldüğünde ben de kendimi hep yanlış hissettim bu evde. Sana sevgimi anlatamadım, öğretemedim. Hep güçlü olmanı istedim, kimseye güçsüz görünmeni istemedim,” dedi. O an, annemle aramdaki bütün kırık dökük ilişkilerin ağırlığını, sofrada dönen bütün sessiz rekabetlerin kökenini biraz daha iyi anladım.
Gecenin sonunda, misafirler ayrıldığında, ablam üst kata çocuklarını yatırmaya çıktı. Babam, balkonun ucunda sessizce sigara içiyordu. Annemle baş başa kalmıştık. Birbirimize yabancı, ama bir yandan da aynı acının içindeydik. Uzun süre konuşmadık. Annem masanın ucunda, benim yüzüme bakmadan,
“Elif, keşke daha çok konuşsaydık seninle. İnsan en çok evinde kırılıyor demek ki,” dedi. O cümle içime oturdu. Biraz daha cesaret etsem, onca yılın suskunluğunu bozsam, belki değişir mi her şey? Geçmişte yaşananlar, bugünün eskisi olmak zorunda mı? Yoksa, evin asıl yabancısı insanın kendi korkuları mı oluyor?
Bazen düşünüyorum, bir akşam yemeği, bir başka misafirlik ve eski kırık dökük sözlerle bir araya gelen kalabalık… Herkes kendi üzgün hikayesini içinden anlatırken, aslında en çok sessizlikte kaybolan yine biz çocuklar mıyız?
Belki de asıl değişiklik, sofradaki sessizliği bozmakla başlıyordur. Sizce?