Gerçek Acıttığında: Ayşe’nin İstanbul Sokaklarındaki Adalet Arayışı

“Kimlik!” Polis memurunun feneri gözümde yanarken tiz bir şekilde bağırışı hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. İstanbul’un karanlık bir sonbahar gecesiydi. Okuldan çıktım, metrobüs durağına yürüyordum, düşüncelerim yorgun kafamda ağır ağır dolanırken biri kolumdan yakaladı. “Tek başına bu saatte ne işin var?” dedi kısa ve kesik cümlelerle, “Neden böyle korktun, bir derdin mi var?”

Elim titremeye başlamıştı. Cebimden yavaşça kimliğimi çıkarırken, aklıma annemin “Kızım, sakın bir şey yapma, sesini çıkarma, başın büyük derde girer!” deyişi geldi. İçsel bir çatışma yaşadım: ya bana isnat edilen hiçbir suçu kabul etmeden susacaktım ya da hakkımı savunacaktım. Gözümdeki yaşları fark etmeme imkân yoktu; polisin diğeri bana öyle iğreti bir bakış attı ki mideme bir yumru oturdu. “Üzerinde ne var, çantanı aç!” dedi öteki.

Bağırmak, itiraz etmek istedim ama içimdeki korku tüm kaslarımı kilitlemişti. Fakat bir yandan da okuduğum hukuk kitaplarından fırlayan bir cümle dilime dolandı: “Polis keyfi üst araması yapamaz, sebep göstermek zorunda.” Bir an için cesaret bulup, “Üzerimde yasa dışı hiçbir şey yok. Arama için nedeninizi açıklar mısınız?” dedim, ama sesim neredeyse tınlamadı bile.

Biri kahkaha attı, “Bak bak, bu kız haklarını biliyor! Sen onları dizide mi gördün, yoksa baban mı avukat?” Ben ise utançla sustum. Bir apartman boşluğunun karanlığında, iki polisle yüzleşirken, sesimi yükselttikçe herkesin bana, özellikle de ailemin bakışlarındaki hayal kırıklığını düşündüm. Güzel bir okulum var diye gururlanırken, şimdi dünyam tek başına bir kaldırım kenarına sıkışmıştı. Sonra bir müfettiş geldi, “Nedir burada?” diye sordu. Polisler bana suçlayıcı gözlerle bakmayı bırakıp, “Şüpheli hareketleri vardı, hanımefendi direnç gösterdi,” dediler. Ben tam karşılık verecekken, içimdeki buruk korku yine koluma girdi: Allah’ım, şimdi mi başlamalı mücadele; peki ya haklı olduğuma kim karar verir?

Sorgu uzadıkça aklıma, babamın bana küçükken söylediği, “Kızım, Türkiye’de hakkını araman güçtür. Adalet mahkemelerde değil, bazen sokakta da aranır,” lafı geldi. Özellikle kadınların üstünde susmanın yükü büyüktür. Bense başım dik, ama sesim titrek, hakkımı aramaya çalışıyordum. Telefonumu çıkardım ve “Bu konuşmanın kaydını alıyorum, annemi de arayacağım” dedim çaresizce.

Bu cümle, bir anda havayı keskinleştirdi. Memurlardan biri elini telefonuma attı, “Onu ver!” dedi. Korkudan gözüm karardı. Sonraki birkaç dakika, kavga mı, taciz mi yoksa rutin bir kimlik sorgusu muydu anlaşılmayacak kadar karmaşık geçti. En sonunda birinin “Bırakalım gitsin, uğraşmayalım daha fazla” deyişiyle, olduğu yere çakılıp kaldım. Koluma bastırdıkları iz hâlâ sıcaktı. Titreyen ellerimle annemi aradım: “Anne, bir şey olmadı. Sadece… korktum.”

Eve döndüğümde abim önümü kesti, “Ne işin vardı orada?” diye suçladı. Annem “Bak kızım, polisle uyuşamazsın, başını eğmen gerek,” derken babam sessizliğe büründü. İsyan ettim: “Ama bana haksızlık yaptılar! Kadın olmak, gece yürümek suç mu?”

Ailemin gözünde ben değil, başıma gelen olay suçlu gibiydim. “Sen de her şeyi abartıyorsun, polisle uğraşılmaz,” dedi abim. Göz yaşlarımı tutamadım. Kendi evimde bile haklarımı savunmak yersizdi sanki. Odamda oturup o geceyi tekrar tekrar düşündüm: Bir yanda korkutulmuş bir toplum, öte yanda değişmesi istenen ama yerleşik düzene yenik düşen gençler…

Ertesi gün üniversitede yaşadıklarımı anlatınca öğretmenim Gülşen Hanım iç çekerek, “Kızım, önemli olan susmamış olman. Maalesef sistem bizden hep susmamızı bekler, özellikle kadınlardan. Ama korkmayın— konuştuğunuzda, direnince bir şeyler değişir, yavaş da olsa,” dedi. O an içimde küçük bir umut yeniden canlandı.

Bir hafta sonra, gece sokakta olayın geçtiği yerde bir kadın gördüm. Polisler onun da yolunu kesmişti. Karşıya geçtim, titreyen sesiyle “Devam edebilir miyim?” dediğini duydum. Beni görür görmez gözlerime baktı. Elimi kaldırdım, “Yalnız değilsin!” dedim. Polisler bana döndüğünde bu kez daha güçlüydüm: “Yaşanılanlara şahit oldum, hanımefendinin yanında kalacağım.” O an cesaret, utancın ve acının içinden filizlendi.

Türkiye’de adalet bazen mahkeme salonunda değil, sokak çatlaklarında, evlerin arka odalarında aranır. Kimi zaman; hakkını savunduğun için suçlu sayılırsın, kimi zaman ise suskunluğunla… O gece anladım ki ne olursa olsun, mücadeleye devam etmek şart. Çünkü sessizlikten çok kaybettik, belki biraz seslenirsek bir şeyler değişir.

Peki siz, kendi haklarınız için sesinizi çıkaracak kadar cesur olabilir misiniz? Herkes susarken konuşmak, belki de en zorudur. Sizce susmak mı, yoksa direniş mi daha ağır bir bedel ödetir insana?