Bir Bayramın Utanç Veren Sessizliği: Annem Babamı Görmeyi Reddettiği İçin Yıllarca Ayrı Kaldık, Bir Gün Dayanamadım

“Yeter artık! Hepiniz sustunuz, ben konuşacağım!” diyerek elimdeki çayı sehpanın üzerine bıraktım. Annemin şaşkın bakışlarıyla karşılaştım: O gün Kurban Bayramı’ydı. Kapı zilinin çalmayacağını, evin sessizliğinde yalnızca annemin ve benim huzursuz nefeslerimizi duyacağımı biliyordum ama içimdeki fırtına yatışmadı yıllarca. Herkesin ailesi sabah ezanıyla kurban telaşına düşerken, bizim tek derdimiz birbirimizle konuşmamak, eski yaraları kurcalamamak olmuştu. 1997 yılının İstanbul’u camlardan dışarı bakarken gördüğüm ağlayan çocukların, kavga eden komşu kadınların arasında bana göre çok büyüktü. Ama asıl sancı evin içinde, söylenmeyen sözlerin yarattığı boşluktaydı.

O sabah annem Ayşe Hanım yine mutfakta fazla yüklenmiş, tencereyle kavga eden biri gibi tıngırdatıyordu. “Babanı aramak yok, Misra! Dedim sana, bizim ömrümüze zehir etti o adam!” Kızgınlığını bana yansıtmasından nefret ediyordum. Babam Halil bir apartmanın giriş katında eski püskü eşyalarla yaşar, bana arada harçlık yollar; ama asıl bayramları telefonda kısık sesle “Kızım, göremedik gene eh…” diyerek kutlardı. Her defasında içimden bir şeyler kopar, annemin gözlerinin içine bakmaya utanırdım çünkü onun da içindeki kırıklığı hissederdim. Geçmişin taş gibi ağırlığı iki kişinin arasında kaldığımda, kendimi çocuk değil bir tür arabulucu gibi hissediyordum. Her iki tarafı da idare etmeye çalışan, her iki tarafın acısıyla büyüyen bir çocuktum.

Bayramlarda babamı ziyaret etmek yasaktı. Annem dua ederdi ramazan davulcusu geçerken: “Allah o adama akıl versin…” Bana zorla iki kat baklava yedirirken, “Çay koy, otur. Arkadaşlarınla gezmeye çıkma bugün,” derdi. Hangi arkadaşa anlatabilirdim ki hayatımı? Hangisi benim gibi annesiyle kol kola pazara gitmeyi, babasıyla top oynamayı aynı hafta içinde ama farklı evlerde, onlara hissettirmeden kolayca yapabilirdi ki? Arkadaşım Duygu bir gün “Sen niye hep mutsuz gibisin, Misra?” diye sorduğunda ona ne cevap vereceğimi bilememiştim.

Bir bayram öncesi babam aradı, sesi alışılmıştan daha titrek geldi. “Kızım, geçen hafta Halil Amcan’ı kaybettik, duydun mu?” Babam yeğeni Halil Amca’yı yeni kaybetmiş, cenazede dahi bulunamamıştım. Annem, “Babanın akrabası bana yabancı,” deyip gitmeme izin vermemişti. İçimde bir ağıt yankılanıyordu: Hep birilerinin acılarını, kayıplarını annemin öfkesiyle yaşıyor, babamın yalnızlığının yükünü de kendi omuzlarıma ekliyordum. O gün karar verdim; bu iş böyle gitmezdi.

Bir sonraki bayram sabahı, annemin “Baban gelirse kapıyı açma!” uyarısına karşılık, hayatımda ilk defa kendi kararımı aldım. Kapı çalınacak olursa açacaktım. Annem sabah namazına kalktığında odama saklandım; babamdan gizli gizli sakladığım küçük oyuncak kutumu bulup yıllar önce bana hediye ettiği mendili elime aldım. Ahşap kapıdan sızan soğuk İstanbul havasında bir karar daha verdim: Bu defa yalan söylemeyecektim. O saatlerce çene çalarken, arka odada beni bir mendile sarılmış gözyaşıyla bulan anneme dedim ki:

“Anne, artık yalan söylememi isteme. Ben babamı özlüyorum.”

Kelimelerim havada asılı kaldı, annem sustu. Birkaç saniyelik o sessizlik adeta duvarları çatlattı. Sonra gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Senin için zorluyum, biliyorum” dedi, “ama unutma, ben seni sevdiğimden böyle korumak istiyorum.” İçimde bir anneye, dışımda bir babaya ait olan, bana ait olmayan bir koruma kalkanının içinde boğuluyordum. Yıllarca annemin acısını bastırmak, babamın dışarda kalmasını izlemek zorunda bırakılmıştım.

O gün kendi başıma sokağa indim. Annem neden sonra arkamdan seslendi: “Babanla görüşmene izin veriyorum. Ama ona annenden bir şey söyleme.” Sıkıntılı bakışını arkamda bırakıp, apartmandan koştum. Babamla buluşacağımız kıraathaneye ilerlerken ayaklarım titriyordu. Babam beni görünce gözlerindeki sevinci çocukken ilk oyuncağımı aldığım gün gördüğümü hatırladım. Şaşkınlık, mahcubiyet ve sevinç birbirine karıştı. “Misra’m, nasılsın?”

Kıraathanede çaylarımız soğudu, kimse konuşmadı. Babam gözlerimin içine baktı: “Annen nasıl?” Konu hep anneme takılmıştı. Onu suçlamak istemiyordu, ben de annemi kırmak istemiyordum. O an anladım ki, bu yasak ve öfke zincirini ancak ben kırabilirim. “Baba,” dedim, “ben artık bıktım. İkiniz de aynı şehirdesiniz ama dünyalarınız ayrı. Ben ise ortada kaldım. Neden bir araya oturup konuşmuyorsunuz? Neden ben ikiye bölünüyorum?”

Babam önce gözlerini yere indirdi, sonra sessizce, “Annene çok şey yaptım, biliyorum. Kimi zaman iyi bir eş, iyi bir baba olamadım. Zor zamanlardan geçtik… Ama ben seni hep çok özledim.”

İşte o an anladım ki, bizim ailemizin trajedisi sadece maddiyatla, Türkiye’nin 90’larındaki ekonomik buhranla ilgili değildi; asıl mesele konuşamamak, affedememek ve çocukları suskunluğa mahkum etmekti. Annem, onca yıl alışveriş torbalarıyla pazardan gelirken aradığı güveni bulamamış, babam ise ona layık olamamıştı. Ama aradaki uçurumu doldurmak için çabalayan tek kişi bendim.

O yaz İstanbul’da elektrikler yine sık sık kesiliyor, ekonomik krizden dolayı babam iş arıyor, annemin gözü televizyonda, son dakika haberlerinde oluyordu. “Türkiye değişiyor,” derdi komşu Sabriye Teyze, “ama aile dediğin şey hiç değişmiyor.” Ben değişmek, değiştirmek istedim.

O bayramdan birkaç ay sonra, annemle babamı aynı masada bir araya getirdim. Önce müthiş bir sessizlik oldu; annem sofraya zeytinyağlı dolmayı koyarken elleri titriyordu, babam “Eline sağlık” demekle yetindi. Bir ara ben: “Hiçbir suçlu aramıyorum. Sadece birlikte oturmak ve konuşmak istiyorum. Herkesin kendi hayatı zor, ama ben çocuk değilim artık… Bana susmamı beklemeyin!” dedim. Annem gözyaşlarını mendiliyle sildi. Babam derin bir nefes aldı. “Belki de sana haksızlık ettik, Misra” dedi annem. “Biz kendi acımıza öyle gömüldük ki, senin duygularını unutmuşuz.”

O gün belki mucizeler olmadı, herkes sarılıp barışmadı. Ama orada, o masada ilk kez üç kişi bir araya gelebildik. O yazı, bayramları ayrı geçirmeye son verdik; birlikte bir çay içilebilir hale geldik. Ailemizin yaraları hemen kapanmadı ama çekinmeden konuşmaya başladık.

Şimdi yıllar geçti; ben kendi ailemi kuruyorum. Ne zaman bir bayram sabahı ailecek kahvaltı sofrasına otursam, annemin o sessizliği, babamın kırgınlığı gelir aklıma. Hayatın bize yapmak istemediği bir şeyi biz birbirimize yaşatmıştık: Yalnızlığı ve suskunluğu paylaştırmak.

Şimdi düşünüyorum: Acaba hepimiz affetmeyi daha erken öğrenseydik, acılarımızı bu kadar büyütür müydük? Ailede suskunluğu bozan taraf olmak doğru mu, yoksa unutmaya çalışan taraf olmak mı daha kolay? Siz ne düşünüyorsunuz?