On Yıllık Bir Evliliğin Ardından Gelen Sessizlik ve Dönüş
Kapı çalıyor. Akşamın en hararetli anında, İstanbul üzerinde kara bulutlar dolanırken, elimdeki çayı masaya bırakıp kapıya yöneliyorum. İçimde bir huzursuzluk var, sanki hayatımın rutini bir anda bozulacak, belki de yıllarca sakladığım acının tozu tekrar havalanacak. Kapıyı açtığımda karşımda Esra’yı görüyorum. Saçları dağılmış, gözleri yaşlarla kıpkırmızı, elleri titriyor. Karnı belirgin bir şekilde şişkin. Bir an, donup kalıyorum. Dudaklarımda zar zor tutabildiğim kelimeler dökülüyor:
“Ne… ne oldu sana, Esra?”
Hiç beklemediğim, bütün benliğimi yakan bu sahneye hazır değildim. Onu tam bir yıl önce, hiçbir açıklama yapmadan terk edip gittiği halde; şimdi kapımda, adeta bir fırtınanın ortasında kalakalmış gibiydi. Yavaşça eşiğe çöktü, elleriyle yüzünü kapadı. Her şey suskunluğun ağırlığına büründü.
Onu ilk gördüğüm günü hatırladım. Üniversite yıllarında, sıralarında adını unutan, kendinden başka herkese uzak biri olan Esra… Anadolu’dan, Yozgat’tan gelmişti. Bilmediği bir kent, kalabalık ve uğultulu odalar, ailesinden sakınarak getirdiği birkaç fotoğraf ve kitap. Ona ilk selam verdiğimde yüzünde kısa bir tebessüm ve endişenin izleri vardı. Kendi mahcubiyetimde onun güvenini kazanmam kolay olmamıştı; ikimiz de taşranın ağırlığından mütevazıydık, büyük şehirde kaybolmamaya söz vermiştik birbirimize.
İlk yıllarımız güzeldi. Birlikte Beşiktaş’ta yürür, vapura atlar, Kadıköy çarşısının ıslak kaldırımlarında çay içerdik. Ailelerimizi zar zor ikna ettik, zira ne onun babası, kahveden eve eşini kaybetmiş bir adamın yalnızlığıyla, ne de annem, ince hesaplarla yaşayan bir memur, bu anda birlikte mutlu olabileceğimize güvenmişti. Biz ise sahip olduğumuz tek şeye; birbirimize tutunduk ve evlendik.
Aradan on yıl geçti. Esra öğretmenlik yapmaya başladı, ben mühendis oldum; ama zamanla aramızdaki mesafe büyüdü. Annem, “O kadında bir haller var, hep sessiz, hep huzursuz,” derdi. Ben ise sırf ne kadar çalıştığını, ne kadar yalnız hissettiğini bilirken onu anlamaya çalıştım. Sonra bir gün, yazın sıcak bir öğleni, eve geldiğimde odasında hiç alışık olmadığım bir sessizlik ve rafta koyduğu mektup…
Hayatımda okuduğum en kısa cümlelerle yazılmıştı: “Beni affet. Artık başkasına ait olduğumu hissediyorum. Dayanamadım, yoruldum.”
Yıkıldım. O günlerde ne işte başarılı olabildim ne de arkadaş çevremde rahat nefes alabildim. Annem haklı çıkmıştı sözde; ama ben hâlâ Esra’nın gidişinde suçun büyük kısmını kendi yorgunluğumda aradım. Geriye sadece eski fotoğraflar, yarım kalan anılar ve lafta kalan bir ‘mutluluk’ kavramı kalmıştı.
O gece, Esra kapımda otururken tek düşündüğüm, yıllarca onun gidişini sindirmeye çalışmışken neden şimdi dönmesiydi. Kısa süre sonra ağır bir nefesle yaşamdan fazla umudu kalmadığını itiraf etti: “Beni affet, Hayri. Çok büyük bir hata yaptım. Onun yanında kendimi özgür sanmıştım ama olmadı. Hamileyim ve başka kimsem yok artık…”
Gözlerinden bir damla yaş süzülürken ben de onun yanında eğildim. Her zamanki annemin sesi kulağımda: “İnsanın kalbine bir defa ayrılık düşerse, eskisi gibi bağlanamaz oğlum.” Fakat ben kalbimin derinlerinde ne kadar öfkeli olsam da o an, eski sevgimizin hatrına, başka türlü davranamadım.
Esra’yı içeri aldım. Şehrin yağmuru, camlarda usulca bir senfoniyi sürdürüyordu. Salona oturduğunda elleri karnında, gözleri yerdeydi. “Nasıl oldu?” diye sordum. Birkaç saniye sustu; sonra sesinde tedirgin bir titrek yankı duyuldu: “Yanına gittiğim adam başta çok iyiydi ama zamanla beni hiç görmemeye, ezmeye başladı. Hamile olduğumu söyledim, yüzüme bile bakmadı. Sonra annem öldüğünde arayacak kimsem kalmadı. Hep seni, bizi düşündüm. Affet beni, ne olur.”
İçimde fırtına kopuyordu. Onca yıl yan yana uyuyup sabaha sarılarak uyanmak; sonra tek bir ayrılışla onca güvenin bir anda kayboluşu… Şimdi ise ona, içimde taşıdığım eski aşk ile aramızdaki boşluğu doldurmak istiyordum. Ama gururum ezildi, yüreğim ise sızladı.
Birlikte, sessiz geçirdiğimiz birkaç gün sonrası annem eve geldi. Esra’yı görür görmez yüzü karardı. “Oğlum, bir defa bırakan bir daha bırakır. Ne kendine zulmet ne de ona. Merhametle ev kurulur ama güven yeniden inşa olmaz,” dedi. Annemi kırmak istemedim. Ama o akşam, Esra’ya döndüm ve: “Beni affetmeni beklemiyorum, sadece tek başına doğurmanı istemiyorum. Ne gerekiyorsa buradayım; ama eski biz olamayız belki de…” dedim.
Geceleri uykusuz, gündüzleri sessiz sofralar kuruldu evimizde. Evde bir kuru huzur havası dolanıyor, her birimizin gözlerinde bir başka pişmanlık, bir başka özlem parlıyordu. Bir sabah, Esra bir not bırakıp çıktı. Bu defa arkasında bir veda değil, sadece minnettarlık kalmıştı. “Bana ikinci defa bir yuva sundun, Hayri,” yazıyordu kağıtta. “Kimse beni böylesine affedemezdi. Elbet gün gelir yeniden bir yerlerde yollarımız kesişir.”
Üstünden iki yıl geçti. Hâlâ bazen geceleri camdan dışarı bakarken, içimde yanıtını bulamadığım bir soru döner durur: Bir insan, sevmeye uğraşsa da affetmeyi öğrenebilir mi gerçekten? Yoksa bazı acılar asla kabuk tutmaz mı? Siz olsanız, böylesine bir ihanetten sonra ikinci bir şans verir miydiniz?