Yabancı Bir Dünyada Sessiz Bir Çığlık
Yine gök gürlüyor. Yağmurun gürültüsüyle uyanmak çok kötü bir histir; insanın içine işleyen, kemiklerini titreten bir korku gibi. Bir de yanında annemin sessiz, endişeli nefesi eklenince, gece tamamen karanlık ve, sanki duvarların bile buz kestiği bir mezar gibi soğuk oluyor. Hemen yanımdaki battaniyeyi sıkı sıkı kavradım, annem kollarıyla beni sardı ve kulaklarımdan giren uğultuları duymasın diye başımı göğsüne bastırdı. Sanki saklanınca o korkunç sesler yok olacak, yıldırımlar bizi bulamayacak gibi. Ama asla öyle olmadı.
“Ela, korkma, bak buradayım,” dedi annem fısıltıyla ama sesi titriyordu. Yalnız kalmaktan korkmazdım aslında küçükken, ama son birkaç yıl, her gece ayrı bir sınav. Her fırtınada evden çıkıp başka bir barınağa koşmak zorunda kalmamız gün gibi aklımda: eski bir apartman katı, bazen depo, bazen de geceyi geçirecek kadar sıcak olan bir arkadaşının tek odalı evi. Annem bana, babamın İstanbul’da yeni bir düzen kurduğu gün, bir sandviçin yarısına sımsıkı sarmıştı korkularını. Babamdan kalan son fotoğrafımızı ben kışın çok üşüyünce yavaşça sobada yakmıştı; içimde bir şeylerin yanıp kül olduğunun farkına o zaman varamamıştım.
Bu gece de yağmur, pencereden sızan ışıkla gökyüzünü alev alev parlatıyor. Annemle yine banyodayız. Burası tek güvenli hissettiğimiz köşe çünkü içeride pencere küçük ve camdan gelen soğuk çok az hissediliyor. Duvarın altındaki fayans çatlağında, zamanla birikmiş pisliğin, gri rutubetin kokusu… Sahip olmadığımız bir evde sahip olduğumuz tek şey belki bu güvenli küçük alan. Annem bana yine sarılırken, artık dayanamadı ve ağlamaya başladı. Sessizce, kimse duymadan, sadece ben görebildim o gözyaşlarını.
“Ela, seni daha iyi bir hayata götüreceğim,” dedi annem. “Buradan kurtulacağız.”
Ama çocuk aklımla bile anlamıştım: Annem bile artık buna inanmıyordu. Yıllardır kapı kapı dolaşan, gündelik işlerde gizliden temizlik yapan, akşamları apartmanın köşesinde ağlamaktan gözleri şişen o kadın annemdi işte. Yine de hep bana “Sakın kimsenin sana kötü davranmasına izin verme, hakkını ara,” derdi. Ama bir gün, çalıştığı evin sahibi Tamer Bey’in kaba sesini duyduğumda onun nasıl sustuğunu gördüm. Ne zaman kira sorulsa, annem kemerini biraz daha sıkar, bana “Bir süre idare edeceğiz,” derdi.
Bir gece dışarıdan gelen satıcı arabasındaki simit kokusu bir an için karın gurultumu unutturdu. Anneme söylemeye utandım, çünkü onu zaten daha fazla üzmek istemiyordum. Babamdan kalan birikintinin son damlasına kadar harcandıktan sonra, annem gece yarıları temizlik çıkışında mahalledeki simitçiye borç yazdırmaya başlamıştı. O borçları ödemeyeceğimizden değil, etiketimiz büyümesin diye geceleri kimse görmeden alırdık o simitleri.
Okulda da pek çok şey konuşulurdu, ama ben pek katılmazdım. Herkesin babası ya büyük bir memurdu ya da esnaf. Benim babam bir başka hayatı, başka bir kadını seçmişti. O kadını hiç görmedim, ama annemin mutsuz gecelerinde pencereye takılıp bakarken, eski fotoğrafları gözyaşlarıyla ıslatışını görünce “Neden?” diye sormaktan korkardım. Annemin gözünün önünde üzülmemek için hep gülümsedim.
Bir sabah, buz gibi bir mart günü, annemle tekrar ev aramaya çıktık. Komşu teyzenin cılız sobasında azıcık ısınmış ellerim hâlâ titriyordu. O kadar çok apartmana “Sahibinden kiralık” tabelasına bakıp içini çekmiştik ki, annem bir gün “Keşke şu çocuklar gibi ben de camda oyuncak bebeklerimle oynayabilsem” diye iç geçirdi. O an, annemin aslında hiç büyümediğini anladım; sadece acıyı iyi saklıyordu.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, günlerden bir gün babam aradı. “Ela, beni unutmadın değil mi?” dedi telefonda. Sesindeki o yapmacık şefkati ilk anda tanıyamadım. Annem, bana “İstersen konuşma, zorunda değilsin,” dedi ama gözleriyle konuşmamı istiyordu. Çünkü bana desteğinin yeterli olmayabileceğinden, belki babamın yeni hayatının bir ucunda bana bir yer açılabileceğinden umut ediyordu. Ben ise her seferinde kalbimin bir başka köşesinde küçülen oda gibi, ona soracak hiçbir sorum olmadığını fark ettim.
Bir gün okuldan döndüğümde annemi kapı önünde, komşu Rukiye Teyze ile fısıldaşırken buldum. İkisi de ağlamışlardı. Kirayı ödeyemediğimiz için ev sahibi bizi çıkarmak istiyormuş. Annem, ayaklarının ucunda oynayan eski terliğiyle kapının zeminini süpürüyordu. “Yine taşınıyoruz,” diye fısıldadı annem; bu kez sesinde bir isyan, bir sitem yoktu… Sadece yorgunluk vardı.
Yıllarca yeni bir eve, yeni bir hayata geçmenin hayalini kurduğumuz günler geçti. Her taşınmada, oyuncaklarımı, defterlerimi, annemin eski bir hasır çantasında topladık. Her gittiğimiz yerde o ilk gün herkes bize yabancı gibi baktı, kimseyle fazla konuşmadık. Annemi her gece dua ederken gördüm, ben de sessizce ellerimi açıp gözlerimi kapattım. Hangi dua hangi kapıyı açar, hangi yürek hangi acıya dayanır bilmiyorum ama… Benim dualarım sadece annemin bir gün gülümsemesi içindi.
Bir gün, okuldan eve döndüğümde annemin elinde bir iş teklifi mektubu buldum. Ankara’daki bir hastanede temizlik görevlisi olarak iş. Annem bana uzun uzun baktı, “Ela, yeni bir şehre gitmek ister misin?” dedi. Gözlerinde hem umut hem korku vardı. O an fark ettim, annem bana yeni bir hayat kurmaya çalışmaktan hiç vazgeçmemişti. Hemen hazırlanıp yolculuğa başladık. Ankara’ya vardığımızda, büyük binalar, kalabalık hayatlar arasında yine kendimizi yalnız hissettik. Ama bu kez elimizde kalacak bir oda, çatısı başımıza akmayacak küçük bir evimiz vardı.
İlk akşam, evimize taşındığımızda yağmur yağmaya başladı. Annem bana sıkı sıkı sarıldı, “Artık korkma kızım, bu yağmur bizim için bereket olur belki,” dedi fısıltıyla. Yağmurun sesi bu kez bana korku değil, huzur verdi. Perdelerin arkasından şehre bakarken düşündüm, “Bunca yıl, bir kere olsun gerçekten bir yere ait hissetmek nasıl olurdu?”
Bazen düşünüyorum, annemin yaşadıkları başkalarının başına gelse, onlar da onun kadar güçlü olur muydu? Gerçekten yeni bir hayata başlamaya cesaret edebilir miyiz? Belki de asıl mesele, hayallerimizi, kaybettiklerimizin ardına saklamadan, her yeni yağmurda yeniden umutlanmakta…
Siz olsaydınız, her şeye rağmen hayata tutunmaya devam edebilir miydiniz? Yoksa bir yerlerde pes eder miydiniz?