Kızımın Evliliği ve Karanlık Gölge: Bir Babanın İçsel Savaşı

“Anneciğim, lütfen bana inan… Deniyorum, gerçekten deniyorum ama anne, artık dayanamıyorum!” Zehra’nın telefondaki hıçkırıklarını duymak ciğerimi dağlıyor. Burası, sarf ettiğim emeğin, bir ömrü Almanya’da birikim ve fedakarlık içinde geçirdikten sonra, döndüğüm, sonunda yuva kurduğum, huzur bulmayı umduğum Saraybosna’daki evim. Oysa içimdeki kasvet, burada kalbime inen karanlık, kesinlikle özlemini çektiğim huzura ait değil.

Yıllarımı Almanya’da çalışırken hayalimi hep bir köşede sakladım: Emekli olunca bir evim olacak, kızım Zehra mutlu bir aile kuracak, ben de torunlarımın gülüşüyle huzur duyacağım. Zehra ve Kutay birbirlerini sevdiklerinde çocukça umutlarla kutlama yaptık. Kutay çalışkan, ağırbaşlı ve iyi bir adam; Zehra ise bizim gururumuz. Ancak her şey, düğünün ardından pembe masallar gibi devam etmedi. Kutay’ın ailesi, özellikle annesi Neclâ Hanım ile babası Nihat Bey, başımıza bela kesildiler adeta. Her fırsatta bir fitne, her fırsatta bir huzursuzluk…

Daha yeni evliyken, “Kızınız yemek yapmayı bilmiyor mu?” diye sormuştu Neclâ Hanım, sofrada herkesin önünde. Zehra’nın gözleri o an dolmuştu, ben de dişimi sıkarak sesimi çıkarmamıştım. Kendi evlerinde, yemek yapmayı öğrenememiş genç kızları aşağılamak adetten midir bilmem ama, oğullarından mükemmellik beklentileri öyle bir taşıdı ki; kendi anne baba kavramını, Zehra’nın hayatının merkezine dayatmaya başladılar. Onların yanında olmak, torunlarımı görmek için gitmeye korkar oldum.

Bundan üç ay önceydi… Bir pazar günüydü. Ben, Zehra, Kutay ve henüz yürümeye yeni başlayan minik torunum Defne, piknik yapmak istemiştik. Tam hazırlık yaparken, birden telefon çaldı. Nidâ Bey’in sesi -her zamanki sertliğiyle- içeri sızdı: “Biz geliyoruz!” Her zaman planlarımızı bozup, kendi isteklerini dayatarak gelip otururlar; Zehra’nın yaptığı yemek soğusa da dert, bir tabak tuzsuz oldu mu dert… Sanki hiçbir şey beğenilmez. O gün de öyle yaptılar. Defne ağladığında Neclâ Hanım öyle bir bakış attı ki, ben yaşlı ellerimi yumruk yapmak zorunda kaldım. Zehra bir köşede, gözleri yerde, Kutay ise yine sessiz.

O gece, Zehra bana sarıldı, “Anne, kutu gibi hissediyorum kendimi, her nefesimde onların dedikodusunu taşıyorum.” dedi. Boğazımda bir yumru birikti. Ben ne yapabilirdim? Yıllardır güçlüydüm; Almanya’da neler görmüştüm… Ama şimdi kızım ve torunlarımın yanındalığım, yalnızca sözlerden ibaretti sanki.

Aradan geçen zaman, huzur değil, korku biriktirdi içimde. Zaten damadımın babası her fırsatta bana laf sokan bir adam. Ne zaman yanına varsam, Almanya’daki yıllarımı, emeğimi küçümsercesine, “Hiç burada malı mülkü olmayanı adamdan saymam!” der durur. Oysa yıllarımı bu çatıya döktüm. Evladımı okutmak, adam etmek için gece gündüz çalıştım. Kendimi küçülmüş, varlığım silinmiş hissediyorum bu ev ziyaretlerinde.

Bir ramazan günüydü. Sofraya oturmuşuz, Nihat Bey “Senin torunun burada büyürse Alman olur, bizim değerler kaçar!” diyerek bir de bana imada bulunmaz mı? O akşam kahvaltı yerine keder yuttum. Sanki benim köküm, çocuklarıma sevgim, onların gelenek diye dayattıklarından daha hafifmiş gibi. Zehra ise mahzun, Kutay her zamanki gibi sessizliğe gömülü. Akşam gidince Zehra’nın mesajı düştü telefonuma: “Anne, ben bu boşluğun içinde çocuklarımı kaybetmekten korkuyorum.”

O andan sonra gücümü topladım; bir yol bulmalıydım. Zehra’yı sıkıştırmak istemem, ama torunlarımın da yanlış ellerde büyüyüp büyüyemeyeceği düşüncesi gecemi gündüzümü kesti. O hafta torunu parka götürdüğümde Defne bana “Babaannem bana bağırıyor, anneanne. Neden kızıyor?” diye sordu, gözlerini kaçırarak. O minik elleri sıkıca kavradım. Bir çocuk kendini aile içinde korkuyla tanımlarsa, hangi değerinden, hangi mutluluğundan bahsedebiliriz?

En sonunda meseleyi Kutay’la açıkça konuşmaya karar verdim. Bir akşam eve davet ettim, sofrayı ben kurdum. Zehra odaya çekildi; torunlarım uyurken ben ve Kutay, yüz yüze geldik. Söze başladım: “Kutay oğlum, sana bir ana olarak söylemem gerek. Zehra korkuyor, torunlarım korkuyor. Senin ailenin sevgisi buysa, biz böyle sevgiden korkuyoruz.” Kutay gözlerini yere indirdi. “Onlar babaannelerinin yanında büyüsünler, değer görsünler istiyorlar. Ama bazen… evet, annem ve babam her şeyi eleştiriyor, farkındayım. Büyüdüğümde onlara karşı çıkmak ayıplanırdı. Ama Zehra’yı da ezmelerine ses çıkaramazsam ne faydam kaldı?” dedi.

Üzgünüm, orada bir ana olarak, içimden yükselen öfkeyle masaya vurdum. “Kutay, Zehra’nın ailesi de benim. Senin çocukların Defne ve Deniz, korkuyla büyüyemez. Aile sahiplenmek, sadece soyadı taşımak değildir. Eğer birlikte olamazsak, parçalanırız!” dedim. Sonra gözlerim doldu. O da sessizce başını salladı. O gece, ilk defa Kutay’ın da içinde bir yangın olduğunu anladım.

Fakat mesele burada bitmedi. Neclâ Hanım, Zehra’nın üstüne gitmeyi bırakmadı. Sık sık unutmadım; beni torunlarımı görmekten bile caydıracak kadar ileri gitti. Bir gün, Zehra’nın kapısında buldum kendimi, ellerimde oyuncağım, gözümde korku: “Zehra, kaç gece daha bu korkuyla yaşarsın? ” diye sordum. Kızımın yüzü solgun, gözleri yorgun… “Anne, bazen düşünüyorum. Acaba çocuklarım bizden çok babaannesiyle vakit geçirse daha mı iyi olur? Ya onlara da zarar verirse?”

Ben ne yapacağımı sordum kendime, defalarca… Almanya’da, gurbet elde Türk kalabilmek için mücadele verirken, asıl mücadele evdeymiş… Aklıma dedelerimizin hep söylediği şu söz geldi: “Evlat kolay yetişir, insanlık zor büyütülür.” Şimdi torunlarımın geleceği için, Zehra’yı desteklemeye, damadım Kutay’ı cesaretlendirmeye kararlıyım.

Belki de bir aileyi yıpratan, dışarıdan gelen fırtınadan çok, içerideki sevgi eksikliğidir… Sizce bir annenin, bir anneannenin bu mücadelede yeri nedir? Torunlarım, kayınvalidesinin gölgesinde büyürken ben ne yapmalıyım?