Kızım Olsun Diye Dua Ettim, Ama Oğlum Oldu: Bir Anne Yüreğinin Sessiz Çığlığı

“Anne, neden ağlıyorsun? Bugün benim en mutlu günüm, lütfen üzülme,” dedi Baran, gözlerinde endişeyle bana bakarken. O an, salondaki gürültü, kahkahalar ve alkışlar bir anda uzaklaştı; sadece oğlumun sesi ve içimdeki fırtına kaldı. Oğlumun düğünüydü, herkes neşeyle dans ediyor, gelin ve damat için kadehler kaldırılıyordu. Ama ben, salonun en köşesinde, kimsenin dikkatini çekmeden gözyaşlarımı siliyordum. Çünkü bu gözyaşları ne mutluluktan ne de gururdan akıyordu.

Hayatım boyunca hep bir kızım olsun istedim. Küçüklüğümden beri, annemle birlikte çeyiz sandığı açar, dantelleri, işlemeleri hayranlıkla izlerdim. Annem bana, “Bir gün senin de kızın olacak, ona bunları bırakacaksın,” derdi. O zamanlar, kız çocuklarının annelerine ne kadar yakın olduğunu, sırlarını paylaştıklarını, birlikte mutfağa girip börek açtıklarını, dertleşip güldüklerini görürdüm. Ben de öyle bir bağ isterdim. Ama kader bana Baran’ı verdi.

Baran doğduğunda, elbette çok sevinmiştim. Sağlıklıydı, gülüşüyle evimizi aydınlatıyordu. Ama içimde bir boşluk vardı, kimseye anlatamadığım bir eksiklik. Eşim Halil, “Oğlumuz oldu, daha ne isteriz?” derdi. Ona hiçbir zaman, “Ben bir kız istiyordum,” diyemedim. Çünkü biliyordum, bu lafı duymak onu üzerdi. Yıllar geçti, Baran büyüdü, okula başladı, ergenliğe girdi. Ben ise her doğum gününde, her bayramda, içimdeki o sessiz özlemi bastırmaya çalıştım.

Baran’la aramızda hep bir mesafe vardı. Onun dünyası farklıydı; futbol, bilgisayar oyunları, arkadaşları… Ben ise onunla mutfağa girip kek yapmak, dertleşmek, alışverişe gitmek isterdim. Bazen, komşumuz Ayşe Hanım’ın kızı Elif’le annesinin arasındaki sıcaklığı gördüğümde içim burkulurdu. Elif annesine her şeyi anlatır, birlikte kahve içerlerdi. Ben ise Baran’ın odasının kapısını çaldığımda çoğu zaman “Anne, şimdi meşgulüm,” cevabını alırdım.

Yıllar geçti, Baran üniversiteye gitti, başka bir şehirde yaşamaya başladı. Evimiz daha da sessizleşti. O arada, ikinci çocuğum olmadı; sağlık sorunlarım çıktı, doktorlar riskli olduğunu söyledi. O zaman anladım ki, artık bir kızım olmayacak. Bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım.

Baran mezun olup eve döndüğünde, bana bir kız arkadaşından bahsetti: Zeynep. Gözleri parlıyordu, heyecanlıydı. Onun mutluluğunu görmek güzeldi ama içimde bir kıskançlık vardı. Çünkü biliyordum ki, artık hayatında benden daha önemli biri olacaktı. Zeynep’le tanıştım, iyi bir kızdı, terbiyeli, saygılı. Ama aramızda bir yakınlık kuramadık. O, annesiyle her şeyi paylaşan, bana ise mesafeli davranan biriydi.

Düğün hazırlıkları başladığında, herkes çok heyecanlıydı. Halil, “Oğlumuz evleniyor, ne güzel!” diye gururla dolaşıyordu. Ben ise, kendi içimde bir savaş veriyordum. Düğün alışverişlerinde, Zeynep’in annesiyle birlikte gelinlik seçmesine, çeyiz hazırlamasına şahit oldum. Onların arasındaki o sıcaklığı, paylaşımları izlerken, içimde bir yara daha açıldı. Ben de bir gün kızımla böyle alışveriş yapmak, ona nasihatler vermek, saçlarını taramak isterdim. Ama bana sadece uzaktan bakmak düşüyordu.

Düğün günü geldiğinde, herkes salonda yerini aldı. Baran ve Zeynep, el ele, mutlulukla dans ederken, ben bir köşede oturuyordum. İnsanlar gelip bana “Gözün aydın, Allah tamamına erdirsin,” dediklerinde, yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştiriyordum. Ama içimde fırtınalar kopuyordu. O an, annemin bana yıllar önce söylediği sözler aklıma geldi: “Evlat ne olursa olsun, Allah’tan gelen en güzel hediyedir.” Ama ben, bu hediyeyi tam anlamıyla kabul edememiştim.

Bir ara, Zeynep’in annesi yanıma geldi. “Çok duygulandınız galiba, gözleriniz dolu dolu,” dedi. Ne diyebilirdim ki? “Evet, çok duygulandım,” dedim sadece. O ise, “Ben de çok mutluyum, kızım büyüdü, yuvasını kuruyor,” dedi. O an, içimdeki kıskançlık ve pişmanlık birbirine karıştı. Keşke, dedim, keşke ben de bir kız annesi olabilseydim.

Düğün ilerledikçe, Baran yanıma geldi. “Anne, iyi misin? Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Ona bakıp, “Çok mutluyum oğlum, sadece duygulandım,” dedim. Ama gözlerimden süzülen yaşlar, içimdeki boşluğun, yıllarca bastırdığım özlemin dışa vurumuydu. Baran, elimi tuttu, “Senin sayende bugünlere geldim, iyi ki benim annemsin,” dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Belki de, oğlumun sevgisini hep küçümsedim, hep bir kızım olsaydı diye hayıflandım. Oysa Baran, bana sevgisini göstermenin başka yollarını bulmuştu.

Düğün bittiğinde, herkes evine döndü. Ben ise, odamda yalnız kaldım. Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Yıllardır içimde taşıdığım bu özlem, beni ne kadar yormuştu. Belki de, hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmeliydim. Oğlumun bana olan sevgisini, onun bana verdiği değeri görmeliydim. Ama yine de, içimde bir yerlerde, o küçük kız çocuğuna sarılma isteği hiç sönmedi.

Şimdi düşünüyorum da, acaba başka anneler de benim gibi hissediyor mu? Bir evlat için hayal kurup, başka bir evlat geldiğinde, o hayali bırakmak neden bu kadar zor? Siz hiç, sahip olamadığınız bir şeyin yasını tuttunuz mu?