Bir Yalnızlık Hikayesi: Annemin Sessizliği

“Neden bana hiç sarılmadın anne?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Mutfağın köşesinde, elleriyle tezgâhı sımsıkı kavrayan annem, başını öne eğmiş, dudaklarını ince bir çizgiye dönüştürmüştü. O an, evimizin duvarlarının bile bu sessizliği duymaktan yorulduğunu hissettim. Babamın gür sesiyle yankılanan evimizde, annemin sessizliği her zaman en ağır yük olmuştu.

Çocukluğumda, arkadaşlarım anneleriyle parka gider, birlikte kek yapar, akşamları sarılarak televizyon izlerlerdi. Ben ise annemin gözlerindeki uzaklığı, ellerindeki soğukluğu hissederdim. Babam, işten yorgun döner, sofrada anneme laf atar, bazen de öfkesini kontrol edemezdi. Annem ise hep susar, gözlerini kaçırır, bir köşede kaybolurdu. O suskunluk, evimizin havasını ağırlaştırır, ben de nefes alamazdım.

Bir gün, ilkokuldan eve döndüğümde, annemi mutfakta ağlarken buldum. Sessizce yanına yaklaştım, elini tuttum. “Anne, neden ağlıyorsun?” dedim. Gözyaşlarını silip bana gülümsedi, “Soğan doğradım kızım,” dedi. O an, çocuk aklımla yalan söylediğini anlamıştım. Ama nedenini sormaya cesaret edemedim. O günden sonra, annemin gözyaşlarını hep sakladığını, acısını içine gömdüğünü fark ettim.

Liseye başladığımda, babamın öfkesi daha da artmıştı. Akşamları eve geç gelir, anneme bağırır, bazen de eşyaları kırardı. Ben odamda, yorganın altına saklanır, kulaklarımı kapatırdım. Annem ise sabaha kadar salonda oturur, hiç konuşmazdı. Bir gece, babam yine bağırırken, annem bana dönüp, “Korkma kızım, geçecek,” dedi. Ama geçmedi. O korku, içime yerleşti, büyüdükçe büyüdü.

Üniversiteye başladığımda, İstanbul’a taşındım. O evden uzaklaşmak, özgürleşmek istiyordum. Ama annemin sessizliği peşimi bırakmadı. Her telefon konuşmamızda, sesinde bir titreme, bir eksiklik hissederdim. “İyi misin anne?” diye sorduğumda, “İyiyim kızım, sen derslerine bak,” derdi. Ama ben onun iyi olmadığını biliyordum.

Bir gün, İstanbul’da yağmurlu bir akşamda, annemden bir mesaj aldım: “Baban hastanede.” O an, içimde bir şeyler koptu. Hemen otobüse atlayıp memlekete döndüm. Hastanede, annem yine sessizdi. Babam yoğun bakımdaydı. Annem, başucunda dua ediyor, kimseyle konuşmuyordu. Ona sarılmak istedim, ama aramızda görünmez bir duvar vardı.

Babam vefat ettikten sonra, evimizde bir sessizlik hâkim oldu. Annem, günlerce konuşmadı. Cenazeden sonra, herkes dağıldı. Evde sadece ikimiz kaldık. Bir akşam, çay içerken, “Anne, neden hep sustun?” diye sordum. Gözleri doldu, elleri titredi. “Kızım, bazen susmak, konuşmaktan daha güvenlidir,” dedi. O an, annemin yıllarca neyi sakladığını, hangi acıyı içine gömdüğünü anlamaya çalıştım.

Bir hafta sonra, annem bana eski bir kutu verdi. İçinde sararmış mektuplar, eski fotoğraflar vardı. Mektuplardan birini açtım. Annem, gençliğinde birine âşık olmuş, ama ailesi zoruyla babamla evlenmişti. O aşkı, o hayalleri, o umutları bir kutuya gömmüş, yıllarca susmuştu. Babamın öfkesi, annemin suskunluğuyla birleşmiş, evimizi bir hapishaneye çevirmişti.

O gece, annemle saatlerce konuştuk. İlk defa, bana içini açtı. “Benim hayatım, başkalarının kararlarıyla şekillendi. Kendi sesimi kaybettim. Ama sen, ne olursa olsun, kendi sesini bul kızım,” dedi. O an, annemin sessizliğinin ardındaki acıyı, korkuyu, çaresizliği hissettim.

Şimdi, annemle birlikte yaşıyoruz. Onun sessizliğini anlamaya çalışıyor, geçmişin yükünü birlikte taşıyoruz. Bazen, geceleri uyanıp, annemin odasına gidiyorum. Onun yanında oturup, elini tutuyorum. “Anne, artık susma. Konuş, anlat, ağla. Ben buradayım,” diyorum. O da gözlerimin içine bakıp, hafifçe gülümsüyor.

Hayatım boyunca annemin sessizliğiyle savaştım. Şimdi anlıyorum ki, bazen en büyük çığlıklar, sessizliğin içinde saklıdır. Siz hiç annenizin sessizliğini duydunuz mu? Ya da kendi sesinizi bulmak için ne kadar mücadele ettiniz?