Kimse Artık Beni Beklemiyorken: Affetmekle Unutmak Arasında – İstanbul’da Kendi Hikâyem

“Beni almaya kimse gelmeyecek mi?” diye içimden geçirdim, hastane odasının penceresinden dışarıya bakarken. İstanbul’un gri sabahında, Beşiktaş’taki devlet hastanesinin dördüncü katında, elimdeki plastik torbada birkaç kıyafetim ve bir kitapla öylece bekliyordum. Taburcu olacağım gün, hemşire Ayşe Hanım odama girip, “Hazır mısın, Kemal Bey?” dediğinde, gözlerim kapıya kaydı. Annem, ablam, belki eski sevgilim Zeynep… Birinin geleceğine dair içimde hâlâ bir umut vardı. Ama kapı sessizdi, koridor boştu.

Ayşe Hanım, “Ailenden kimseyi göremedim, istersen ben aşağıya kadar eşlik edeyim,” dediğinde, utancımdan gözlerimi yere indirdim. Yirmi sekiz yaşındaydım, bir zamanlar ailemin gurur kaynağıydım. İstanbul Üniversitesi’nde hemşirelik okumuş, mezun olur olmaz iş bulmuş, herkesin takdir ettiği biriydim. Ama bir yıl önce geçirdiğim beyin kanaması, her şeyi altüst etmişti. O günden sonra, ailemle aramda görünmez duvarlar örülmüştü.

Asansörde aşağıya inerken, Ayşe Hanım sessizliğimi bozmak ister gibi, “İyileşmen mucize gibi, Kemal. Hayata yeniden tutunmak kolay değil,” dedi. Sadece başımı salladım. İçimdeki fırtınayı kimse bilmiyordu. Annem, babamı kaybettikten sonra içine kapanmıştı. Ablam, kendi ailesiyle meşguldü. Zeynep’le olan ilişkim ise, hastalığımın ardından sessizce bitmişti. O gün, hastane çıkışında kimse beni beklemiyordu.

Kapıdan çıktığımda, soğuk bir rüzgar yüzüme çarptı. Bir taksiye binip eve dönerken, camdan dışarı bakıp çocukluğumu düşündüm. Babamın bana, “Kemal, aileni asla bırakma,” dediği günleri… Oysa şimdi, ben bırakılmıştım. Eve vardığımda, kapıyı açan annemdi. Göz göze geldik, ama aramızda yılların biriktirdiği kırgınlıklar vardı. “Hoş geldin,” dedi kısık bir sesle. Ne sarıldı, ne de gözlerime uzun uzun baktı. Sanki ben, evin yabancısıydım.

Odaya geçip yatağıma uzandım. Tavanı izlerken, geçmişin gölgeleriyle boğuşuyordum. Annem mutfakta sessizce çay koydu. Ablam, iki gün sonra uğradı. “Nasılsın?” dedi, ama sesi buz gibiydi. “İyiyim,” dedim, yalan söyledim. Çünkü iyi değildim. İçimde, affedemediğim bir öfke vardı. Hastalığım sırasında, kimse yanımda olmamıştı. Zeynep ise, bir mesaj bile atmamıştı.

Bir gece, annemle mutfakta otururken, dayanamadım. “Anne, neden kimse gelmedi? Neden yalnızdım?” diye sordum. Annem, gözlerini kaçırdı. “Kemal, herkesin kendi derdi var. Ablan çocuklarıyla uğraşıyor, ben de yaşlandım. Zeynep’in de hayatı değişti,” dedi. O an, içimdeki kırgınlık öfkeye dönüştü. “Ben de sizin evladınızım!” diye bağırdım. Annem ağlamaya başladı. “Baban öldüğünden beri bu evde huzur kalmadı, Kemal. Senin hastalığın, hepimizi daha da yıktı,” dedi. O an, annemin de ne kadar yalnız olduğunu anladım. Ama içimdeki boşluk dolmuyordu.

Bir sabah, Zeynep’ten bir mesaj geldi: “Geçmiş olsun, Kemal. Umarım iyisindir.” Sadece bu kadar. Oysa ben, onun bir zamanlar bana verdiği sözleri, birlikte kurduğumuz hayalleri hatırlıyordum. Ona, “Neden gelmedin?” diye yazdım. Cevap gelmedi. O an, bazı yaraların asla kapanmadığını anladım.

Günler geçtikçe, evdeki sessizlik büyüdü. Annemle aramızda konuşulmayan şeyler vardı. Ablam, arada bir uğruyor, ama göz göze gelmekten kaçınıyordu. Bir akşam, ablamla balkonda otururken, “Kemal, annemi suçlama. O da çok yoruldu,” dedi. “Ama ben de yalnız kaldım,” dedim. Ablam, “Bazen herkes kendi acısına gömülür. Senin hastalığın, bizi de korkuttu. Annem, seni kaybetmekten çok korktuğu için uzaklaştı,” dedi. O an, ailemle aramdaki mesafenin sadece fiziksel olmadığını, duygusal olarak da birbirimizden uzaklaştığımızı fark ettim.

Bir gün, eski iş arkadaşım Murat aradı. “Kemal, hastaneye uğrasana, seni özledik,” dedi. Cesaretimi toplayıp hastaneye gittim. Eski meslektaşlarım beni görünce sevindi, ama gözlerinde bir acıma vardı. “İyileşmişsin, ama biraz zayıflamışsın,” dediler. O an, kendimi daha da yalnız hissettim. Çünkü kimse, içimdeki savaşı bilmiyordu.

Bir gece, annem odama geldi. Elinde eski bir fotoğraf vardı. Babam, annem, ablam ve ben… Hepimiz gülümsüyorduk. “Bak, Kemal. Bir zamanlar çok mutluyduk. Ama hayat bazen bizi sınar. Affetmek zor, ama unutmak daha zor,” dedi. Annemin gözlerinde yaşlar vardı. O an, annemi ilk kez bu kadar kırılgan gördüm. “Anne, ben de affetmek istiyorum. Ama içimdeki boşluk dolmuyor,” dedim. Annem, “Zamanla, oğlum. Zamanla…” dedi.

O günden sonra, kendimi toparlamaya çalıştım. Her sabah yürüyüşe çıktım, kitap okudum, eski dostlarımla buluşmaya başladım. Ama Zeynep’in yokluğu, ailemin ilgisizliği, içimde bir yara olarak kaldı. Bir gün, annemle birlikte mezarlığa gittik. Babamın mezarı başında, annem dua ederken, ben de içimden, “Baba, neden bu kadar yalnız kaldım?” diye sordum. Cevap yoktu. Sadece rüzgarın sesi vardı.

Aylar geçti. Annemle aramızdaki buzlar yavaş yavaş eridi. Ablam, çocuklarıyla daha sık gelmeye başladı. Ama Zeynep’ten bir daha haber alamadım. Bir gece, eski bir arkadaşım, “Kemal, hayat devam ediyor. Geçmişi bırak, önüne bak,” dedi. Ama geçmişi bırakmak, sandığım kadar kolay değildi.

Şimdi, bu satırları yazarken, hâlâ affetmekle unutmak arasında sıkışıp kalmış gibiyim. Ailemin sevgisini yeniden kazanmak, Zeynep’i unutmak, kendimi affetmek… Hangisi daha zor, bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, insanın en çok sevdikleri tarafından unutulması, en derin yara.

Siz hiç, en zor anınızda yalnız bırakıldınız mı? Affetmek mi, unutmak mı daha kolay? Yorumlarda düşüncelerinizi paylaşır mısınız?