Kayıp Bir Hayatın Ardında: Zeynep’in Sessiz Çığlığı
“Murat! Neredesin? Allah aşkına bir ses ver!” diye bağırdım, mutfağın ortasında elimde Murat’ın eski ceketini sımsıkı tutarken. O sabah, dokuz ay önce, Murat her zamanki gibi aceleyle kahvaltısını yapıp işe gitmek için kapıdan çıkmıştı. O günden beri ondan tek bir haber alamadım. İlk başlarda günleri sayıyordum; eski duvar takviminde her geçen günü kırmızı kalemle işaretliyordum. Sonra haftalara döndü bu bekleyiş. Şimdi ise zaman kavramını yitirdim; her gün birbirinin aynısı, her gece aynı kabus.
Annem, “Kızım, belki de kendi isteğiyle gitti,” dediğinde içimde bir şeyler koptu. “Anne, Murat beni bırakmazdı. O, öyle biri değildi,” dedim titreyen sesimle. Ama annemin gözlerinde gördüğüm şüphe beni daha da yaraladı. Komşuların fısıltıları, mahalledeki dedikodular… “Zeynep’in kocası kaçtı,” diyorlardı arkamdan. Kimse Murat’ın başına kötü bir şey gelmiş olabileceğini düşünmüyordu. Herkesin aklına ilk gelen, terk edilmiş olmamdı.
Polise defalarca gittim. “Hanımefendi, yetişkin bir adam. Kendi isteğiyle gitmiş olabilir,” dediler. Sanki Murat’ın hayatı, benim acım, onların masasındaki bir dosyadan ibaretti. Bir kere bile gözümün içine bakıp “Gerçekten nasılsınız?” diyen olmadı. Oysa ben her gün Murat’ın ayakkabılarını kapının önünde görmeyi, onun anahtarının kapıda döndüğünü duymayı bekliyordum.
İlk aylar umutla yaşadım. Belki bir trafik kazası geçirmiştir, belki hafızasını kaybetmiştir diye düşündüm. Her sabah posta kutusunu kontrol ettim; belki bir mektup, belki bir işaret… Ama posta kutusu hep boştu. Telefonumun ekranında bilinmeyen bir numara gördüğümde kalbim deli gibi atıyordu. Her defasında hayal kırıklığına uğradım.
Bir gece rüyamda Murat’ı gördüm; bana gülümsüyordu ama aramızda camdan bir duvar vardı. Ona ulaşmak için ellerimi cama vurdum, ama o sadece başını eğdi ve uzaklaştı. O sabah uyandığımda yastığım sırılsıklamdı.
Ailem bana destek olmaya çalıştı ama onların da sabrı tükendi zamanla. Babam, “Kızım, hayat devam ediyor. Kendine yeni bir yol çizmelisin,” dediğinde ona öfkeyle baktım. “Ben Murat’ı bekleyeceğim!” dedim hıçkırarak. Ama içimde bir ses, onun da haklı olabileceğini fısıldıyordu.
Mahalledeki kadınlar bana acıyan gözlerle bakıyorlardı artık. Pazara gittiğimde herkesin bakışlarını üzerimde hissediyordum. “Zeynep’in yüzü solmuş,” diyorlardı birbirlerine. Kimse benim içimde kopan fırtınayı bilmiyordu.
Bir gün Murat’ın en yakın arkadaşı Cem geldi eve. “Zeynep, istersen birlikte arayalım,” dedi. Onunla birlikte Murat’ın gidebileceği her yeri dolaştık; eski arkadaşlarını aradık, hastaneleri gezdik, hatta morga bile gittik… Her seferinde içimdeki umut biraz daha azaldı.
Bir akşamüstü Cem’le çay içerken sessizlik oldu aramızda. Sonunda Cem başını kaldırıp gözlerimin içine baktı: “Zeynep… Murat’ın son zamanlarda garip davrandığını fark ettin mi?”
Bir an duraksadım. Evet, son zamanlarda Murat daha içine kapanık olmuştu, geceleri uykusuzdu, bazen dalıp gidiyordu ama ben bunu iş stresine yormuştum. “Bana hiçbir şey anlatmadı,” dedim sessizce.
Cem derin bir nefes aldı: “Belki de sana anlatamadığı şeyler vardı.”
O gece uzun süre düşündüm. Acaba Murat benden gizlediği bir derdi mi vardı? Borç mu yapmıştı? Birine mi bulaşmıştı? Yoksa gerçekten kendi isteğiyle mi gitmişti? Bu sorular beynimi kemiriyordu.
Bir sabah kapı çaldı. Kapıyı açtığımda karşımdaki adam polis memuruydu. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. “Zeynep Hanım, eşinizle ilgili yeni bir bilgiye ulaştık,” dedi.
O an dizlerimin bağı çözüldü. Polis memuru bana Murat’ın son görüldüğü yeri söyledi: Eski bir sanayi mahallesinde güvenlik kamerasına takılmıştı ama sonra izini kaybetmişlerdi. O mahalleye gittim; sokak sokak dolaştım, insanlara fotoğrafını gösterdim ama kimse tanımamıştı.
Eve döndüğümde kendimi yatağa attım ve saatlerce ağladım. Artık umudum tükenmişti. Hayatımın geri kalanını bu belirsizlikle mi geçirecektim? Murat’ı bekleyerek mi yaşlanacaktım?
Bir gece televizyon açıkken haberlerde kayıp insanlar için yapılan bir program çıktı karşıma. Orada anlatılan hikayeler benimkine çok benziyordu; kaybolan eşler, çocuklar… O an anladım ki yalnız değildim ama bu acının tarifi yoktu.
Geceleri Murat’ın yastığını koklayarak uyuyorum hâlâ. Onun bana aldığı küçük hediyeleri saklıyorum; birlikte çekildiğimiz fotoğraflara bakıyorum ve gözyaşlarımı tutamıyorum.
Bazen düşünüyorum; acaba Murat geri dönse ona ne derdim? Ona kızar mıydım yoksa sadece sarılır mıydım? Beni neden bırakıp gittiğini sormaya cesaret edebilir miydim?
Şimdi hayatım bir bekleyişten ibaret… Her yeni gün yeni bir umut mu yoksa yeni bir hayal kırıklığı mı getirecek bilmiyorum.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Sevdiğiniz insan hiçbir iz bırakmadan kaybolsa, siz de benim gibi bekler miydiniz yoksa hayatınıza devam etmeye çalışır mıydınız?