Her Gün Onu Beklerken: Roman’ın Hikayesi

“Roman, yine mi oradasın oğlum? Akşam oldu, gel sofraya!” Annemin sesi, mutfaktan yankılandı. Oysa ben, pencerenin önünde, apartmanın girişini izliyordum. Her akşam olduğu gibi, umutla. Zeynep’in adımlarını, o tanıdık yürüyüşünü, saçlarının rüzgârda savruluşunu bekliyordum. Ama yine gelmedi.

Bir ay oldu, her gün aynı saatte, aynı yerde bekliyorum. Zeynep’le son konuşmamız hâlâ kulaklarımda çınlıyor. “Roman, bu yaz ne yapacaksın?” demişti, gözlerinde bir parıltı vardı. “Bilmiyorum, belki seninle bir yerlere kaçarız,” diye şakalaşmıştım. O da gülmüştü. Ama o gülüş, şimdi bana sadece acı veriyor. Çünkü o günden sonra, Zeynep bir daha aramadı, mesaj atmadı, hiçbir iz bırakmadı.

Bir gün, Zeynep’in en yakın arkadaşı Elif’i gördüm. “Elif, Zeynep nerede? Neden gelmiyor?” diye sordum, sesim titriyordu. Elif gözlerini kaçırdı, “Roman, bilmiyorum. Bana da bir şey söylemedi. Belki biraz zamana ihtiyacı vardır,” dedi. Ama ben biliyordum, bir şeyler olmuştu. İçimde bir sıkıntı, bir huzursuzluk büyüyordu.

Evde de huzur yoktu. Babam, “Oğlum, kendine gel. Bir kız için bu kadar üzülmeye değer mi?” diyordu. Annem ise daha anlayışlıydı, ama o da endişeliydi. “Roman, bak, hayat devam ediyor. Arkadaşlarınla buluş, dışarı çık. Böyle olmaz,” diye nasihat veriyordu. Ama ben, kimseyi dinlemiyordum. Sadece Zeynep’i düşünüyordum.

Bir akşam, Zeynep’in oturduğu apartmanın önüne gittim. Belki çıkar, belki bir tesadüf olur diye. Kapıcı Mehmet Amca’ya sordum, “Zeynep’i gördünüz mü?” dedim. O da başını salladı, “Oğlum, onlar taşındı. Geçen hafta eşyalarını topladılar. Kimseye haber vermediler,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki biri kalbimi avuçlayıp sıkıyordu. Zeynep gitmişti. Hem de bana veda bile etmeden.

O gece, odamda sabaha kadar uyuyamadım. Telefonumun ekranına baktım, belki bir mesaj, bir arama gelir diye. Ama hiçbir şey yoktu. Arkadaşlarım aradı, “Roman, hadi dışarı çıkalım, kafeye gidelim,” dediler. Ama ben reddettim. Onlar da bir süre sonra vazgeçtiler, beni kendi halime bıraktılar.

Bir sabah, annem yanıma oturdu. “Oğlum, bak, hayatında ilk defa kalbin kırıldı. Bu çok normal. Ama kendini bu kadar harap etme. Biz senin yanındayız,” dedi. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Çünkü içimdeki acı, gözyaşıyla hafifleyecek gibi değildi.

Bir gün, Zeynep’in bana hediye ettiği defteri buldum. İçinde birlikte yazdığımız şiirler, küçük notlar vardı. “Bir gün kaybolursam, beni bulmak için ne kadar beklersin?” diye yazmıştı bir sayfaya. O zamanlar gülüp geçmiştim. Şimdi ise, o cümle içimi dağlıyordu.

Günler geçtikçe, evdeki gerilim arttı. Babam, “Bu çocuk iyice içine kapandı,” diye anneme dert yanıyordu. Annem ise, “Zamanla geçer, sabret,” diyordu. Ama ben, her gün biraz daha yalnızlaşıyordum. Okuldan mezun olmuştum, yaz tatili başlamıştı. Herkes tatile, köye, denize giderken, ben İstanbul’un sıcak ve boğucu havasında, odamda Zeynep’i bekliyordum.

Bir akşam, babamla büyük bir kavga ettik. “Yeter artık! Hayatını bir kızın peşinde harcayamazsın!” diye bağırdı. Ben de dayanamayıp, “Siz hiç âşık olmadınız mı? Hiç birini beklemediniz mi?” diye karşılık verdim. Babam sustu, ama gözlerinde bir hüzün gördüm. Belki o da gençliğinde birini beklemişti, kim bilir?

Zeynep’in yokluğu, hayatımın her anına sızdı. Sabah kahvaltısında, yürüyüşte, akşam yemeğinde… Her yerde onu aradım. Onun sesi, gülüşü, bana anlattığı hayaller… Hepsi birer hayal oldu. Bir gün, Elif’ten bir mesaj aldım: “Roman, Zeynep iyi. Sadece gitmek zorundaydı. Lütfen kendine iyi bak.” O mesaj, biraz olsun içimi rahatlattı. Ama nedenini, sebebini bilmemek, daha çok acı verdi.

Bir gece, rüyamda Zeynep’i gördüm. Bana gülümsüyordu, “Roman, beklemek bazen en büyük cesarettir,” diyordu. Uyandığımda, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. O günden sonra, beklemeyi bıraktım. Zeynep’in geri gelmeyeceğini, bazı şeylerin asla eskisi gibi olmayacağını kabul ettim.

Yavaş yavaş, hayatıma dönmeye başladım. Arkadaşlarımla buluştum, ailemle daha çok vakit geçirdim. Ama Zeynep’in yeri hep boş kaldı. Onunla yaşadığım anılar, bana hem güç verdi, hem de içimde bir yara olarak kaldı.

Şimdi, o pencerenin önünde otururken, kendime soruyorum: Bir insan ne kadar bekleyebilir? Ne zaman vazgeçmeli? Siz hiç birini beklemekten vazgeçmek zorunda kaldınız mı?