Dans Etmek İstiyordum – Bir Türk Kadınının İhanet, Kaza ve Yeniden Başlama Hikayesi

“Bunu bana nasıl yaparsın, Cem?” diye bağırdım, ellerim titreyerek mutfak masasının kenarına tutunurken. O an, mutfakta, akşam yemeği sofrası hâlâ toplanmamışken, Cem’in gözlerime bakamadan yere bakışı, içimdeki her şeyi paramparça etti. On beş yıllık evliliğimizin, iki çocuğumuzun ve birlikte kurduğumuz hayatın bir anda yıkıldığını hissettim. O an, içimde bir şeyler öldü.

Cem’in sesi kısık ve suçlu çıktı: “Asuman, ben… Ben hata yaptım. Ama seni hâlâ seviyorum.” O an, sevgiye dair inancım, güvenim, her şeyim kırıldı. O gece çocuklar odalarında uyurken, ben mutfakta sabaha kadar ağladım. Annem hep derdi, “Kadın olmak zor kızım, ama güçlü olmayı öğrenmek zorundasın.” O gece, annemin sesi kulaklarımda yankılandı ama ben sadece yorgun ve çaresizdim.

Ertesi sabah, Cem eşyalarını toplamış, sessizce evden çıkarken, ben çocuklara hiçbir şey belli etmemeye çalıştım. Kızım Elif, “Anne, babam neden gitti?” diye sorduğunda, boğazım düğümlendi. “Biraz uzaklaşması gerekiyormuş, canım,” dedim. O an, anneliğin ne kadar ağır bir yük olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Günler geçtikçe, Cem’in yokluğu evde bir boşluk yarattı. Her köşe, her eşya, onunla yaşadığımız anıları hatırlatıyordu. İşe gidip gelmek, çocuklarla ilgilenmek, faturaları ödemek… Her şey üst üste gelmişti. Bir akşam, Elif’in okul gösterisi için hazırladığı dansı izlerken, içimde eski bir özlem uyandı. Çocukken hep dans etmek isterdim. Annem izin vermezdi, “Kız kısmı öyle oynak olmaz,” derdi. Ama ben gizli gizli odada müzik açar, hayal kurardım. O akşam, Elif’in dansını izlerken, içimdeki o küçük kız yeniden canlandı.

Ama hayat bana bir darbe daha vuracaktı. Bir sabah, işe yetişmek için aceleyle evden çıktım. Yağmur yağıyordu, yollar kaygandı. Arabamla kavşağa yaklaştığımda, bir kamyon kırmızı ışıkta geçti. Her şey birkaç saniyede oldu. Çığlık, metalin bükülüşü, camların kırılışı… Sonra sessizlik. Gözlerimi hastanede açtım. Annem başucumda dua ediyordu. Bacaklarımı hissetmiyordum. Doktor, “Asuman Hanım, omuriliğiniz zarar gördü. Bundan sonra tekerlekli sandalyeye mahkûmsunuz,” dediğinde, dünyam bir kez daha yıkıldı.

İlk günler kabus gibiydi. Kendime bakamıyor, çocuklarıma sarılamıyor, aynada kendimi tanıyamıyordum. Annem, “Allah sabrını verir kızım,” derken, ben içimden “Neden ben?” diye haykırıyordum. Cem, kazadan sonra bir kez aradı. “Geçmiş olsun,” dedi, sesi yabancıydı. O an, onun artık hayatımda olmadığını, yalnızca kendime güvenmem gerektiğini anladım.

Fizyoterapiye başladım. Her gün, her hareket, bir savaş gibiydi. Elif ve oğlum Kerem, bana umut oldular. Elif, “Anne, birlikte dans edelim mi?” dediğinde, gözlerim doldu. “Ben artık dans edemem, kızım,” dedim. Ama Elif, küçük elleriyle tekerlekli sandalyemi itti, “Seninle her şey mümkün, anne,” dedi. O an, yeniden hayal kurmaya başladım.

Bir gün, rehabilitasyon merkezinde bir afiş gördüm: “Tekerlekli Sandalye Dans Atölyesi.” İçimde bir kıpırtı hissettim. Korktum, utandım, ama bir yandan da meraklandım. Kayıt oldum. İlk derste, herkes benim gibi farklı hikâyelerle oradaydı. Eğitmenimiz Zeynep Hanım, “Dans etmek, bedenin değil, ruhun özgürlüğüdür,” dedi. Müzik başladığında, tekerlekli sandalyemle dönerken, ilk kez kendimi hafif hissettim. Sanki yıllardır üzerimde biriken yükler, o an havaya karıştı.

Her hafta dansa gittim. Her hareket, her dönüş, bana yeniden yaşadığımı hissettirdi. Annem başta karşı çıktı, “Kızım, millet ne der?” dedi. Ama ben artık başkalarının ne dediğini umursamıyordum. Bir gün, Elif ve Kerem’i de götürdüm. Onlar da benimle birlikte dans ettiler. O an, ailemizin yeniden bir araya geldiğini hissettim, eksik ama güçlü.

Cem, aylar sonra çocukları görmek için geldi. Beni dans ederken görünce şaşırdı. “Asuman, sen… Sen nasıl bu kadar güçlü olabildin?” dedi. Ona uzun uzun baktım. “Güçlü olmak zorunda kaldım, Cem. Çünkü başka çarem yoktu.” O an, ona olan öfkemi, kırgınlığımı, yavaş yavaş bırakmaya başladım. Affetmek, unutmak değildi; kendimi özgür bırakmaktı.

Şimdi, her hafta dans atölyesinde yeni insanlarla tanışıyor, hikâyelerimizi paylaşıyoruz. Hayatımda hâlâ eksikler var, hâlâ zor günlerim oluyor. Ama artık biliyorum ki, insan en karanlık anında bile yeniden doğabilir. Tekerlekli sandalyede dans etmek, bana bedenimin sınırlarını değil, ruhumun sonsuzluğunu gösterdi.

Bazen geceleri, pencereden yıldızlara bakarken, “Acaba başka bir hayatım olsaydı, daha mutlu olur muydum?” diye düşünüyorum. Ama sonra Elif’in gülüşünü, Kerem’in sarılışını, dans ederken hissettiğim özgürlüğü hatırlıyorum. Belki de mutluluk, başımıza gelenleri değil, onlarla ne yaptığımızı seçmekte saklıdır.

Siz hiç, en büyük kaybınızdan sonra yeniden hayal kurmayı denediniz mi? Ya da affetmenin, aslında kendinize verdiğiniz bir hediye olduğunu fark ettiniz mi?