Beni Zengin Bir Şehirli İçin Terk Etti: Köyde Büyüyen Bir Kadının Hikayesi
“İrem, seninle konuşmam lazım. Lütfen, bu sefer beni dinle.” Elif’in sesi titriyordu, gözleri ise bir şeyler saklıyordu. Marketin çıkışında karşılaşmamız tamamen tesadüftü ama onun bu kadar ısrarcı olması, içimde eski yaraları kanattı. Yıllardır görüşmemiştik. O gün, kasabanın tek kafesinde buluşmak için sözleştik. Masaya oturduğumda ellerim titriyordu; çünkü Elif’in bana anlatacaklarının, geçmişimle yüzleşmemi gerektireceğini hissediyordum.
Küçükken, köyümüzde hayat zordu ama güzeldi. Annem sabahları tandırda ekmek yapar, babam tarlada çalışırdı. Ben ise her sabah horoz sesiyle uyanır, annemin ördüğü saç örgülerimle okula koşardım. Lise bittiğinde, ailem büyük fedakârlıklarla beni üniversiteye göndermişti. Ankara’da, şehirli kızların arasında köylü olduğumu gizlemeye çalışarak okudum. Ama bir kişi vardı ki, bana her zaman kendimi özel hissettirdi: Burak. O da köyden gelmişti ama ailesi biraz daha varlıklıydı. Birlikte hayaller kurduk, mezun olunca evlenip köyümüze dönecektik. Benim için hayatın anlamı oydu.
Ama mezuniyetin ardından her şey değişti. Burak, İstanbul’da bir şirkette iş buldu. Önce aramızdaki mesafeye direndik, telefonlar, mesajlar, uzun geceler… Sonra Burak’ın sesi değişmeye başladı. “İrem, seninle konuşmam lazım,” dedi bir gün. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. “Bak, ben… Ben artık başka birini seviyorum. Onunla evleneceğim. Sen köyde kal, orası sana yakışıyor.”
O cümle, hayatımın dönüm noktasıydı. Sanki bütün köy, bütün kasaba, herkes bana bakıyordu. Annem, “Kızım, üzülme. Allah büyük,” dedi ama gözlerindeki yaşları saklayamadı. Babam ise günlerce konuşmadı. Köyde herkes Burak’ın zengin bir şehirliyle evlendiğini konuşuyordu. O kadının adı Derya’ydı; babası büyük bir iş adamı, annesi ise ünlü bir avukattı. Düğünleri gazetelere bile çıkmıştı. Ben ise, köyde, annemin dizinin dibinde, her gün biraz daha küçülüyordum.
Yıllar geçti. Hayat devam etti. Ben köyde öğretmen oldum. Çocuklara okuma yazma öğrettim, annemle birlikte bahçede çalıştım. Ama her gece, yastığa başımı koyduğumda, Burak’ın bana söylediği o cümle kulaklarımda yankılandı: “Sen köyde kal, orası sana yakışıyor.”
Elif’le buluştuğumuz gün, kafede otururken, gözlerim pencereden dışarıya, köyün dar sokaklarına takıldı. Elif, ellerini masanın üstünde birleştirdi. “İrem, ben de mutlu değilim. İstanbul’da her şey çok hızlı, insanlar çok sahte. Senin gibi bir dostum yok orada. Burak’ı gördüm geçenlerde. Hiç mutlu görünmüyordu.”
Bir an için kalbim sıkıştı. “Mutlu olmaması beni ilgilendirmez,” dedim ama sesim titredi. Elif devam etti: “Biliyor musun, Derya ona çok baskı yapıyormuş. Burak’ın ailesiyle görüşmesini istemiyor, köyden utanıyormuş. Burak, seninle olan geçmişini bile inkâr ediyor.”
İçimde bir öfke kabardı. Yıllarca kendimi suçladım, köylü olduğum için, Burak’ı kaybettiğim için. Oysa şimdi anlıyorum ki, asıl kaybeden oymuş. Ben köyümde, ailemin yanında, çocuklara umut olurken, o şehirde, yabancı bir hayatın içinde kaybolmuş.
O gün Elif’le saatlerce konuştuk. Ona köydeki hayatımı anlattım. Sabahları kuş sesleriyle uyanmayı, annemin yaptığı reçelleri, çocukların gözlerindeki umudu… Elif’in gözleri doldu. “Keşke ben de senin kadar cesur olabilsem,” dedi. “Keşke ben de köklerime dönebilsem.”
O akşam eve dönerken, köyün toprak yolunda yürüdüm. Ay ışığı tarlaları aydınlatıyordu. Annem kapıda beni bekliyordu. “Kızım, iyi misin?” diye sordu. Ona sarıldım. “İyiyim anne. Çok iyiyim. Artık geçmişi geride bırakıyorum.”
Ama içimde bir soru hâlâ yankılanıyordu: Neden insanlar, köyde doğmuş olmayı bir eksiklik olarak görür? Neden bir insan, sadece zengin ve şehirli olduğu için daha değerli sayılır? Benim suçum neydi? Sadece köylü olduğum için mi sevilmeye layık değildim?
Şimdi size soruyorum: Sizce, insanın doğduğu yer mi önemli, yoksa kalbinin güzelliği mi? Benim gibi köyde büyüyenler, şehirde yaşayanlardan daha mı az değerli? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın, çünkü bu hikâye sadece benim değil, hepimizin hikâyesi.