“Neden Sen de Zeynep gibi Yemek Yapmıyorsun?” – Bir Türk Kadınının Mutfakta ve Hayatta Verdiği Mücadele

“Yine mi makarna, Elif?” Murat’ın sesi mutfaktan salona kadar yankılandı. O an elimdeki tencereyi bırakıp derin bir nefes aldım. Akşam yemeği için hazırladığım domates soslu makarna, oğlum Emir’in en sevdiği yemekti ama Murat’ın suratındaki memnuniyetsizlik, yemeğin tadını daha sofraya oturmadan kaçırmıştı. “Zeynep geçen gün mantı yapmış, yanında da ev yapımı yoğurt… İnsan bir gün de değişik bir şey yapsa ya,” dedi Murat, kaşığını tabağa bırakırken. İçimde bir şeyler kırıldı. Zeynep, alt kat komşumuz, üç yaşında bir kızı var ve ev hanımı. Ben ise sabah yedide evden çıkıp akşam altıda eve dönen, sonra da yemek, ödev, temizlik derken kendine bile vakit ayıramayan bir kadınım. Ama Murat’ın gözünde bu hiçbir şey ifade etmiyordu.

O akşam sofrada çıt çıkmadı. Emir, tabağındaki makarnayı sessizce yerken göz ucuyla bana bakıyordu. Murat ise telefonuna gömülmüş, arada bir Zeynep’in Instagram hesabındaki yemek fotoğraflarına bakıp iç çekiyordu. İçimden bağırmak geldi: “Ben de isterdim mantı açmayı, börek yapmayı, üç çeşit yemek koymayı sofraya! Ama ben Zeynep değilim, benim hayatım onunki gibi değil!” Ama sustum. Çünkü biliyordum, bu tartışmanın sonunda yine ben suçlu çıkacaktım.

Gece, Emir uyuduktan sonra mutfağı toplarken Murat geldi. “Bak Elif, yanlış anlama ama insan biraz özen gösterir. Zeynep’in eşi her akşam eve koşa koşa geliyor, senin yemeklerin ise… Yani, monoton. Biraz değişiklik yapsan fena mı olur?” dedi. Gözlerim doldu ama ona göstermemek için başımı eğdim. “Murat, ben de isterdim. Ama çalışıyorum, yorgunum. Sen hiç sordun mu bugün nasılsın, yoruldun mu diye?” dedim. O ise omuz silkti. “Ben de çalışıyorum, ama Zeynep’in kocası da çalışıyor. Demek ki mesele çalışmak değil, mesele istemek.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, evlilikte en önemli şey sofradır. Sofranı güzel tutarsan, yuvan da güzel olur.” Ama annem hiç çalışmamıştı, onun tek işi evdi. Benim ise iki işim vardı: biri ofiste, biri evde. Sabah gözlerim şiş, kalbim kırık uyandım. Yine de Emir’in kahvaltısını hazırladım, Murat’a çay koydum. O ise hâlâ Zeynep’in yaptığı poğaçaları anlatıyordu. “Bir gün de sen yapsan ya, Elif. Ne var ki bunda?”

O gün iş yerinde aklım hep evdeydi. Arkadaşım Derya, yüzümdeki yorgunluğu görünce sordu: “Hayırdır, Elif? Bir derdin mi var?” Dayanamadım, anlattım. “Murat sürekli Zeynep’i örnek gösteriyor. Benim yemeklerimi beğenmiyor, hep şikayet ediyor.” Derya acı acı güldü. “Bizim evde de aynı. Sanki her şey kadının göreviymiş gibi. Hiç kimse sormuyor, biz ne hissediyoruz, ne kadar yoruluyoruz diye.” O an anladım ki, yalnız değildim. Bizim gibi nice kadın vardı bu ülkede, hem çalışıp hem de evde dört dörtlük olmaya çalışan.

Akşam eve dönerken markete uğradım. Mantı hamuru, kıyma, yoğurt aldım. Belki Murat’ın gönlünü alırım diye düşündüm. Eve gelir gelmez mutfağa girdim. Emir ödevini yaparken ben hamur açmaya başladım. Ellerim un içinde, gözlerim dolu dolu… Annemin sesi yine kulaklarımda: “Kızım, sabret. Kadın olmak kolay değil.”

İki saat sonra mantılar kaynarken Murat geldi. “Ne yapıyorsun?” dedi şaşkınlıkla. “Mantı,” dedim kısaca. Yüzünde bir tebessüm belirdi. Sofraya oturduk. Emir ilk kez bu kadar heyecanlıydı. Murat bir kaşık aldı, sonra bir tane daha. “Bak işte, oluyormuş!” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. “Oluyormuş, evet. Ama bunun için iki saat ayakta kaldım, ellerim ağrıdı, yorgunluktan gözlerim yanıyor. Sence her gün böyle olabilir mi, Murat?” dedim. O ise anlamaz gözlerle baktı. “Zeynep her gün yapıyor.”

Dayanamadım, sesim titreyerek devam ettim: “Zeynep evde, ben çalışıyorum. Sen hiç düşünmüyor musun, ben nasıl yetişiyorum her şeye? Sevgi sadece sofrada mı gösterilir? Benim emeğim, yorgunluğum, uykusuzluğum hiç mi önemli değil?” Murat bir an sustu. Sonra başını çevirdi, pencereye baktı. “Bilmiyorum Elif, belki de ben de yoruldum. Ama eskisi gibi değil hiçbir şey.”

O gece yatağa girdiğimde gözyaşlarım yastığa aktı. Kendimi değersiz, yetersiz hissettim. Sabah işe giderken Emir yanıma geldi. “Anne, dün yaptığın mantı çok güzeldi ama ben en çok senin makarnanı seviyorum,” dedi. O an içimde bir sıcaklık hissettim. Belki de önemli olan buydu: Çocuğumun sevgisi, onun gözlerindeki minnettarlık.

Ama Murat değişmedi. Her fırsatta Zeynep’i örnek gösterdi. Bir gün yine aynı tartışma yaşanırken, Emir araya girdi: “Baba, annem çok yoruluyor. Sen de yardım etsen ya!” Murat şaşırdı. O an anladım ki, çocuklar her şeyi görüyor, hissediyor. Belki de değişim, sofradaki yemekten değil, evdeki sevgiden başlıyordu.

Bir akşam işten dönerken apartmanın girişinde Zeynep’le karşılaştım. Yorgun görünüyordu. “Elif, vallahi bugün de yemek yapamadım. Kızım hastalandı, bütün gün peşindeydim. Akşam eşim eve gelince hazır çorba yapacağım, başka çarem yok,” dedi. O an anladım ki, kimsenin hayatı dışarıdan göründüğü gibi değil. Zeynep’in de zorlukları vardı, onun da yetişemediği günler oluyordu.

O gece Murat’a her şeyi anlattım. “Bak Murat, Zeynep de bazen yemek yapamıyor. Herkesin hayatı farklı, herkesin yükü başka. Lütfen artık beni başkalarıyla kıyaslama. Benim sevgim sadece sofrada değil, her yerde. Sen hiç bana ‘Nasılsın, iyi misin?’ diye sordun mu?” dedim. Murat uzun süre sustu. Sonra ilk kez gözlerime baktı. “Haklısın Elif. Belki de ben de değişmeliyim,” dedi. O an içimde bir umut filizlendi.

Şimdi bazen Murat mutfağa geliyor, bana yardım ediyor. Hâlâ her şey mükemmel değil ama en azından artık anlaşıldığımı hissediyorum. Belki de önemli olan, sofradaki yemek değil, sofradaki huzurmuş. Sizce de öyle değil mi? Sevgi gerçekten sadece yemekle mi ölçülür, yoksa hayatın her anında mı hissedilir?