Kırkında Aşk: Hayatımı Altüst Eden Gençlik

“Senin yaşında bir kadın, böyle bir şey yapar mı?” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O gün, mutfağın ortasında, ellerim titreyerek çay bardağını tutarken, annemin gözlerindeki hayal kırıklığını asla unutamayacağım. “Ayşe, sen aklını mı kaçırdın? O çocuk sana oğlun yaşında!” dediğinde, içimde bir şeyler kırıldı. Ama ben çoktan kırılmıştım zaten.

Kırk yaşındaydım. Hayatımın en başarılı dönemindeydim. İstanbul’un en prestijli hukuk bürolarından birinde ortak avukattım. Herkes bana imrenirdi: Güçlü, bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran bir kadın. Ama geceleri eve döndüğümde, o büyük dairede yankılanan sessizlik, içimdeki boşluğu daha da büyütüyordu. Eşimle yıllar önce anlaşmalı olarak ayrılmıştık. Oğlum Emre, üniversite için Ankara’ya gitmişti. Hayatımda ilk defa, kendime ait bir zamanım vardı. Ve işte tam da o sırada, Barış’la tanıştım.

Barış, şirkette stajyer avukattı. İlk gün, toplantı odasında göz göze geldiğimizde, içimde bir kıpırtı hissettim. Gözlerinde bir parıltı, yüzünde çocuksu bir gülümseme vardı. O an, yıllardır hissetmediğim bir heyecan sardı içimi. “Ayşe Hanım, size kahve getireyim mi?” dediğinde, sesindeki samimiyet beni şaşırtmıştı. O günden sonra, her sabah bana kahve getirmeye başladı. Önce sadece iş konuşuyorduk, sonra hayatlarımızı paylaşmaya başladık. Bir sabah, bana “Sizce aşkın yaşı var mı?” diye sordu. Gözlerime bakıyordu, sanki içimi okuyordu. O an, kalbim deli gibi çarpmaya başladı.

İlk öpücüğümüz, ofisin arka bahçesinde, yağmurlu bir İstanbul akşamında oldu. O an, yıllardır unuttuğum bir kadını yeniden buldum kendimde. Barış’la birlikteyken, yaşımı, toplumun ne diyeceğini, ailemin tepkisini unuttum. Sadece onun yanında genç, canlı ve mutlu hissediyordum. Ama bu mutluluğun bedeli ağır olacaktı, bunu biliyordum.

İlişkimiz gizliydi. Ofiste kimseye belli etmemeye çalışıyorduk. Ama dedikodular başladı. Bir gün, en yakın arkadaşım Elif bana “Ayşe, dikkat et. İnsanlar konuşuyor. Barış’la aranda bir şey mi var?” diye sordu. Yalan söyleyemedim. “Evet, var,” dedim. Elif’in gözleri büyüdü. “Ayşe, o senden çok küçük. Sonra üzülürsün. Hem insanlar acımasızdır, seni yerden yere vururlar.” dedi. Ama ben çoktan göze almıştım.

Barış’la geçirdiğim her an, bana gençliğimi geri veriyordu. Onunla Boğaz’da yürüyüşler, sabahlara kadar süren sohbetler, küçük kaçamaklar… Ama bir yandan da içimi kemiren bir huzursuzluk vardı. Barış’ın arkadaşlarıyla tanıştığımda, bana “abla” diye hitap etmeleri, gözlerinde gördüğüm o tuhaf bakışlar… Bazen Barış’ın telefonuna gelen mesajları gördüğümde, içimde bir kıskançlık ateşi yanıyordu. Bir gece, Barış’ın telefonunda bir mesaj gördüm: “Bu akşam buluşuyor muyuz?” Gönderen, Barış’ın eski sevgilisi Zeynep’ti. O an, içimde bir şeyler koptu. Barış’a sordum. “Sadece eski bir arkadaş,” dedi. Ama gözlerindeki huzursuzluk, bana yalan söylediğini hissettirdi.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binbir soru: Barış beni gerçekten seviyor mu? Yoksa sadece bir macera mı? Benimle birlikteyken, gençliğini mi kaybediyor? Ya ben? Kırk yaşında, toplumun gözünde ‘başarılı’ bir kadınken, neden böyle bir aşkın peşinden gidiyorum? Sabah olduğunda, aynada kendime baktım. Gözlerim şişmiş, yüzüm solgundu. Ama kalbim hâlâ Barış’ı istiyordu.

Bir gün, Barış bana “Ayşe, annemle tanışmanı istiyorum,” dedi. Şaşırdım. “Emin misin?” dedim. “Evet, seni seviyorum ve hayatımda olmanı istiyorum,” dedi. O an, içimde bir umut filizlendi. Belki de her şeye rağmen, bu aşkı yaşayabilirdik. Barış’ın annesiyle tanışmaya gittiğimde, kadının gözlerinde şaşkınlık ve endişe gördüm. “Oğlum, senin yaşında bir kadınla ne işin var?” dedi. Barış elimi tuttu. “Anne, Ayşe’yi seviyorum,” dedi. Ama kadının bakışları, içimdeki tüm cesareti aldı götürdü. Eve dönerken, Barış sessizdi. “Annem zamanla alışır,” dedi. Ama ben biliyordum, toplumun yargısı kolay kolay değişmezdi.

İlişkimiz ilerledikçe, Barış’ın bana olan ilgisi azalmaya başladı. Artık eskisi gibi mesaj atmıyor, buluşmalarımızı erteliyordu. Bir gün, ofiste Barış’ı Zeynep’le gördüm. Gülüşüyorlardı. İçimde bir öfke patladı. Barış’a hesap sordum. “Sadece arkadaşız,” dedi. Ama gözlerindeki suçluluk, her şeyi anlatıyordu. O gece, Barış’tan ayrılmaya karar verdim. Ama yapamadım. Onu hâlâ çok seviyordum. Herkes bana “Kendine yazık ediyorsun,” dedi. Ama kalbim, aklımı dinlemiyordu.

Bir gece, Barış bana “Ayşe, ben baba olmak istiyorum,” dedi. O an, içimde bir acı hissettim. Benim artık çocuk yapma şansım yoktu. Barış’ın gözlerinde bir hüzün vardı. “Seninle yaşlanmak istiyorum ama… belki de ikimiz için en doğrusu bu değil,” dedi. O an, hayatımın en büyük acısını yaşadım. Barış’ı kaybetmekten korkuyordum ama ona istediği hayatı veremeyeceğimi de biliyordum. O gece, sabaha kadar ağladım.

Barış’la ilişkimiz, yavaş yavaş sona erdi. O, Zeynep’le yeniden birlikte olmaya başladı. Ben ise, yalnızlığımla baş başa kaldım. Annem, “Sana demiştim,” dedi. Arkadaşlarım, “Hayatına bak,” dedi. Ama ben, Barış’ı unutamıyordum. Onunla geçirdiğim anlar, bana hem hayatın güzelliğini hem de acımasızlığını gösterdi. Şimdi, kırk bir yaşındayım. Herkesin gözünde hâlâ ‘başarılı’ bir kadınım. Ama içimde, Barış’a duyduğum o büyük aşkın yarası hâlâ kanıyor.

Bazen düşünüyorum: İnsan, kalbini dinlediği için mi cezalandırılır? Yoksa toplumun kurallarına uymadığı için mi yalnız kalır? Sizce, aşkın yaşı var mı gerçekten? Yoksa biz mi kendimizi kandırıyoruz?