Babamın Yolunda: Bir Türk Gencinin Sınavı

“Emir, ne yapıyorsun sen? Şu karnene bir bak! Türkçe zayıf, matematik sıfır, sosyal bilgilerden de kaçmışsın! Oğlum, ben sana ne yapayım?” Annemin sesi mutfakta yankılandı. Elindeki karnemi masanın üstüne fırlattı, gözleri dolu dolu bana bakıyordu. O an içimde bir şeyler koptu. Babamın yokluğunda, annemin bana yüklediği tüm umutlar, beklentiler bir anda sırtıma bindi.

Başımı öne eğdim, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Bilmiyorum anne,” dedim kısık bir sesle. Aslında biliyordum. Okul bana yabancıydı, dersler anlamsız geliyordu. Babamın ölümünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. O gittiğinden beri evde bir eksiklik vardı, sanki her şey yarım kalmıştı. Annem hem anne hem baba olmaya çalışıyordu ama bazen onun da gücü yetmiyordu.

“Emir, bak oğlum,” dedi annem, sesi titriyordu. “Baban senin için ne hayaller kurmuştu. Onun yolundan gitmeni, adam gibi bir meslek sahibi olmanı isterdi. Sen böyle yaparsan, ben ne yapayım?”

Birden öfkelendim. “Anne, ben babam değilim! Onun yolundan gitmek zorunda mıyım? Ben başka bir şey olmak istiyorum, belki de hiçbir şey olmak istemiyorum!” dedim. Annem bir an sustu, gözleriyle beni delip geçti. “Babanın mezarına nasıl bakacağım ben?” dedi, sesi çatallaştı. O an içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Babamın mezarına en son gittiğimizde, annem mezar taşını okşarken ağlamıştı. Ben ise sadece taş gibi durmuş, hiçbir şey hissetmemiştim.

Okulda da işler iyi gitmiyordu. Öğretmenlerim sürekli annemi çağırıyor, “Emir çok içine kapanık, derslere ilgisiz, arkadaşlarıyla kavga ediyor,” diyorlardı. Sınıf arkadaşlarım bana “hayalperest” diyorlardı. Çünkü ben derslerde pencereden dışarı bakıp, gökyüzünde uçan kuşları izliyordum. Belki de özgür olmak istiyordum, babam gibi bir fabrikada çalışmak, sabahın köründe kalkıp servise binmek istemiyordum. Ama annem bunu anlamıyordu.

Bir gün okuldan eve dönerken, mahalledeki parkta oturdum. Yanıma çocukluk arkadaşım Berk geldi. “Ne oldu yine, annen mi kızdı?” dedi. Başımı salladım. “Berk, bazen her şeyden kaçmak istiyorum. Babamın yokluğu, annemin beklentileri, okulun saçmalıkları… Hepsi üstüme geliyor,” dedim. Berk omzuma dokundu. “Kanka, herkesin derdi var. Benim babam da işsiz, annem her gün ağlıyor. Ama ne yapalım, hayat böyle işte,” dedi.

O akşam eve geç döndüm. Annem kapıda bekliyordu, gözleri şişmişti. “Neredeydin Emir? Delireceğim artık! Bir gün başına bir şey gelecek diye korkuyorum,” dedi. “Anne, ben de korkuyorum,” dedim. “Kendimden, senden, hayattan… Bazen babam gibi olmak istiyorum, bazen de ondan tamamen farklı…” Annem bana sarıldı, ikimiz de ağladık. O an anladım ki, annem de yalnızdı. O da babamı özlüyordu, o da ne yapacağını bilmiyordu.

Bir hafta sonra okulda veli toplantısı vardı. Annem yine çağrıldı. Müdür odasında, annemle öğretmenim arasında geçen konuşmayı duydum. “Emir’in potansiyeli var ama motivasyonu yok. Belki bir psikologla görüşseniz iyi olur,” dedi öğretmenim. Annem başını salladı, gözleri doldu. Eve dönerken annem sessizdi. “Anne, ben psikoloğa gitmek istemiyorum,” dedim. “Oğlum, ben de istemiyorum ama başka çaremiz yok galiba,” dedi.

Psikologla ilk görüşmemizde, bana “Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu. “Boş,” dedim. “Sanki içimde bir boşluk var, hiçbir şey dolduramıyor.” Psikolog başını salladı. “Babanı kaybetmek seni çok etkilemiş. Ama hayat devam ediyor Emir. Senin de hayallerin, hedeflerin olmalı,” dedi. O an düşündüm. Benim hayalim neydi? Babam gibi olmak mı, yoksa kendi yolumu çizmek mi?

Bir gün annemle otururken, ona çocukken çizdiğim resimleri gösterdim. “Bak anne, ben küçükken hep ressam olmak isterdim. Ama sen ve babam hep ‘adam gibi bir meslek’ dediniz. Benim hayallerim hiç önemli olmadı,” dedim. Annem gözyaşlarını sildi. “Oğlum, biz senin iyiliğin için söyledik. Hayat zor, ressamlıkla geçinmek kolay mı sanıyorsun?” dedi. “Biliyorum anne, ama ben mutlu olmak istiyorum. Babam mutlu muydu sence?” Annem bir an sustu. “Baban da bazen mutsuzdu. Ama seni çok severdi,” dedi.

O gece yatağımda uzun süre düşündüm. Babamın bana bıraktığı tek şey, eski bir saat ve birkaç fotoğraftı. Fotoğraflara bakarken, babamın gözlerindeki yorgunluğu fark ettim. Belki de o da kendi yolunu bulamamıştı. Belki de ben onun hatasını tekrarlamak istemiyordum.

Bir sabah anneme, “Anne, ben resim kursuna gitmek istiyorum,” dedim. Önce şaşırdı, sonra “Peki, dene bakalım,” dedi. Kursa başladığımda, ilk defa kendimi özgür hissettim. Fırçayı elime aldığımda, içimdeki tüm sıkıntılar kayboluyordu. Öğretmenim, “Senin yeteneğin var Emir, devam etmelisin,” dedi. Annem de yavaş yavaş destek olmaya başladı. Karnemdeki notlar hala iyi değildi ama en azından artık bir hedefim vardı.

Bir gün annemle babamın mezarına gittik. Annem mezar taşını okşarken, “Oğlum, baban seni görse gurur duyardı,” dedi. Ben de mezar taşına dokundum. “Baba, ben senin yolundan gitmiyorum belki ama kendi yolumu bulmaya çalışıyorum. Umarım beni affedersin,” dedim. O an içimde bir huzur hissettim.

Şimdi lise sınavına hazırlanıyorum. Hala korkularım var, hala annemin gözlerinde endişe görüyorum. Ama artık biliyorum ki, kendi yolumu çizmekten korkmayacağım. Belki de asıl mesele, babamın yolundan gitmek değil, kendi yolumu cesaretle yürüyebilmekti.

Sizce, bir çocuğun kendi yolunu seçmesi mi önemli, yoksa ailelerin beklentilerini karşılaması mı? Ben hangisini seçmeliyim, siz olsanız ne yapardınız?