Bir Tren İstasyonunda Kalan Ses

“Ne olur, bir kez daha duymak istiyorum o sesi!” diye bağırdım istasyonun kalabalığında, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. İnsanlar bana tuhaf tuhaf bakıyordu ama umurumda değildi. O ses, hayatımın son anlamıydı artık. Her sabah, Kadıköy tren istasyonunun soğuk merdivenlerinden inip, kocamın o tanıdık, güven veren anonsunu duymak için geliyordum. “Sayın yolcular, trenimiz beş dakika sonra hareket edecektir…” O sesi ilk duyduğumda, içimde bir şeyler kıpırdamıştı. Sanki o an, onun hala yanımda olduğunu hissetmiştim.

Mehmet’i geçen kış, ani bir kalp kriziyle kaybettim. O günden beri evin duvarları üstüme üstüme geliyor, mutfakta çay demlerken bile onun ayak seslerini arıyordum. Kızım Zeynep, “Anne, biraz dışarı çık, kendine gelirsin,” dediğinde, ilk aklıma gelen yer istasyon oldu. Çünkü orada, Mehmet’in sesi hâlâ yaşıyordu. Herkesin aceleyle geçtiği, kimsenin dikkat etmediği o anonslar, benim için birer hazineydi.

Bir sabah, yine istasyona indim. Elimde eski bir atkısı, burnuma onun kokusu sinmiş. Anonsu beklerken, hoparlörden bambaşka bir ses yükseldi: “Sayın yolcular, trenimiz beş dakika sonra hareket edecektir…” Ama bu, Mehmet’in sesi değildi. Genç, mekanik, ruhsuz bir ses. O an dizlerimin bağı çözüldü, bankta oturup ağlamaya başladım. Yanıma yaşlı bir adam oturdu, “Kızım, iyi misin?” dedi. “Değilim amca, kocamın sesi gitmiş,” dedim. Adam başını salladı, “Her şey değişiyor, kızım. Biz de alışıyoruz işte,” dedi. Ama ben alışamıyordum. O ses, bana Mehmet’i geri getiriyordu. Şimdi ise, sanki onu ikinci kez kaybetmiş gibiydim.

O gün eve döndüğümde, Zeynep beni kapıda karşıladı. Gözlerim şişmişti. “Anne, ne oldu?” dedi endişeyle. “Mehmet’in sesi yok artık, Zeynep. Onu da aldılar benden,” dedim. Kızım sarıldı bana, “Anne, belki istasyona başvurabiliriz. Belki bir yolu vardır,” dedi. İçimde bir umut filizlendi. Ertesi sabah, elimde Mehmet’in eski kimliğiyle istasyon müdürlüğüne gittim. Kapıyı çaldım, içeri girdim. Müdür bey, kır saçlı, ciddi bakışlı bir adamdı. “Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” dedi. Sesim titreyerek anlattım: “Eşim Mehmet Yıldız, yıllarca burada çalıştı. Onun anonsunu duymak bana iyi geliyordu. Ama şimdi sesi yok. Lütfen, bir yolu varsa, o kaydı tekrar açabilir misiniz?”

Müdür bey başını eğdi, “Hanımefendi, yeni sistem geldi. Otomatik anonslar yüklendi. Eski kayıtlar arşivde olabilir ama kolay değil,” dedi. Gözlerim doldu, “Ne olur, bir kez daha duymak istiyorum. Sadece bir kez,” dedim. Müdür bey bir süre sustu, sonra “Bir araştırayım,” dedi. O an içimde bir umut doğdu. Belki de Mehmet’in sesi, bir yerlerde hâlâ yaşıyordu.

Günler geçti. Her sabah istasyona gidip, yeni anonsu dinliyor, içimdeki boşluğun büyüdüğünü hissediyordum. Evde Zeynep’le aramızda sessiz bir gerginlik oluştu. O, benim toparlanmamı istiyordu, ben ise geçmişe tutunuyordum. Bir akşam, sofrada sessizlik vardı. Zeynep, “Anne, babamı unutmak zorunda değiliz ama hayat devam ediyor. Senin de yaşaman lazım,” dedi. Gözlerim doldu, “Ben yaşayamıyorum Zeynep. Onsuz nefes almak bile zor,” dedim. Kızım başını eğdi, “Baba da böyle olmanı istemezdi,” dedi. Haklıydı. Ama kalbime söz geçiremiyordum.

Bir hafta sonra, istasyon müdürlüğünden aradılar. “Hanımefendi, eski kayıtları bulduk. Ama sistemde yayınlamak için izin almamız lazım. Sadece bir günlüğüne açabiliriz,” dediler. O gün, sabahın erken saatinde istasyona indim. Kalbim küt küt atıyordu. Bankta oturup, gözlerimi kapadım. Sonra hoparlörden Mehmet’in sesi yükseldi: “Sayın yolcular, trenimiz beş dakika sonra hareket edecektir…” O an, zaman durdu. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Yanımdaki genç bir kadın bana baktı, “Teyze, iyi misiniz?” dedi. “İyiyim kızım, çok iyiyim. O ses, kocamın sesi,” dedim. Kadın gülümsedi, “Ne güzel bir anı,” dedi. O an anladım ki, bazı sesler hiç kaybolmuyor. Onlar, kalbimizde yaşamaya devam ediyor.

O günden sonra, istasyona her gidişimde Mehmet’in sesini duymasam da, içimde onun varlığını hissediyorum. Zeynep’le aramız düzeldi. Artık geçmişe değil, geleceğe bakmaya çalışıyorum. Ama bazen, gece sessizliğinde, kendi kendime soruyorum: Bir insan, sevdiğini kaybettikten sonra gerçekten iyileşebilir mi? Yoksa, bazı yaralar hep kanar mı? Sizce, zaman her şeyin ilacı mı, yoksa bazı acılar hiç geçmez mi?